İçeriğe geç
2Wsözlük

Şiir

Istigrâk

Mehmet Âkif Ersoy

Paylaş:WhatsAppXFacebookTelegram
Tasavvur et ki muzlim bir şeb-i ecrâm-nâpeydâ: Yatar heybetli âgûşunda dûrâdûr bir feyfâ; Düşen gümrâh için yol bulma yok emvâc-i zulmetten; Gidilmez... Her adim attikça bir girdâb olur rehzen; O rîkistâna batmiş, çalkanan seyyâh-i âvâre Nasil müştâk ise bir nûra, bir necm-i rehâkâre; Sana ey lem'a-i ümmîd ben de öyle müştâkim; Görün bir kerre zîrâ pek karanlik oldu âfâkim! Geçir pîş-i hayâlinden ki cûşâcûş bir umman Nişandir yükselen her mevc-i tûfan-hîzi bir dağdan; Ölüm var, kurtuluş yok sâhil-i imdâd uzaklarda; Demâdem rûh titrer korkudan donmuş dudaklarda. O coşkun unsurun savletleriyle uğraşan kimse, Nasıl eyler tehâlük bir kenâr-ı tesliyet görse Muhât-ı lücce-i ye's olduğum bir böyle hâlimde Senin tayfın da aynıyle o sâhildir hayâlimde. Düşün âvâre bir mâder ki: Evlâdından olsun dûr; Tahayyül eyle yâhud bir yetîm-i hânüman-mehcûr; O bedbahtın nasıl evlâdı hiç gitmezse yâdından; Nasıl çıkmazsa mâder, öksüzün bir dem fuâdından; Benim yâdım da, ey ârâm-ı can, yâd-ı güzînindir. Ne yapsam çünkü manzûrum, senin feyz -i mübînindir: Çemen emvâc-ı nûrundur, fidanlar yâl ü bâlindir: Sulardan akseden sûret cemâl-i lâyezâlindir. Hırâm-ı nâzenînindir o raksan mevceler cûda; Mutarrâ nükhetindir gizlenen ezhâr-ı hoş-bûda. Leyâlin sînesinde hâbe dalmış nâzenîn eshâr, Eder gîsûna yaslanmış cebîn-i pâkini ihtâr. Nigâhından saçılmış lem'alardır pîş-i hayrette Yüzen ecrâm-ı nûrânûr bahr-i sermediyyette. Zemin lebrîz-i âsârın; semâ pâmâl-i envârın: Avâlim hep merâyâ-yı nazar pîrâ-yı dîdârın. Çekilmek istemiş de subh-dem bir cây-ı tenhâya, Oturmuş sâhil-i deryâya, dalmıştım temâşâya. Henüz âfâk açılmıştı: Semâ mahmûr idi hâttâ Nümâyân olmamıştı hâb-gâhından güneş hâlâ. Derin bir samte müstağrak leb-i deryâda hiç ses yok... Sabâ durgun, sular durgun, bütün eşyâda durgunluk! O ferş-i nîlgûn üstünde, tıfl-ı nâzenin-vâri, Uyurken dâye-i bîdar-ı subhun tıfl-ı envârı; Güneş, pîşinde dağlar perde-dâr olmuş, harîmindan Göıünmüş, sonra şehrâhında yükselmişti tedrîcen. Teâlî eyleyince birzaman bâlâ-yı kudrette, Ziyâlar mevc mevc oldu o pehnâ-yı rükûdette. Bu cûşişler o dagın havz-ı simîni uyandırdı; Sabâ enfâs-ı sevdâ perveriyle dalgalandırdı. Açıklardan gelen emvâc-ı peyderpeyle, sâhilden Demâdem oldu vecd-efzâ, hazin bir nağme, birşîven. Kulak verdim o âhenge: Meğer âheng-i şi'rinmiş! O cûşiş-zâr olan kulzüm senin ummân-ı fikrinmiş, Güneş: Rûhun imiş; bir huzme şeklinde inen nûru: O menba'dan hurûşan sânihanmış doğrudan doğru. Tecellî etti artık anladım: Sensin bütün dünyâ.. Bu senlikte fakat ey yâr-ı gaib, ben neyim âyâ?

Metindeki kelimelerin anlamları

zemin
Taban, döşeme, yer
fakat
ama, ancak, lâkin
saba
Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam.
seyyah
gezgin, turist
hab
Uyku.
hala
babanın kız kardeşi, bibi, eme
tahayyül
hayalde canlandırma
dem
nefes, soluk
sahil
Karanın deniz, göl, ırmak boyunca uzanan bölümü; kıyı, yaka, yalı.
yâr
sevgili
her
önüne geldiği ismin benzerlerini "teker teker hepsi, birer birer hepsi, birer birer tamamı" anlamıyla kapsayacak şekilde genelleştiren söz
meğer
Önceden bilinmeyen, farkında olunmayan, sonradan anlaşılan bir durumu bildiren bir söz; meğerse, meğersem.
hep
hiçbiri dışta tutulmamak veya eksik olmamak üzere, bütün, tüm olarak
perde
görüşü, ışığı engellemek, bir şeyi gizlemek için pencereye veya bir açıklığın önüne gerilen örtü
zar
ince perde veya örtü
kenar
bir şeyin, bir yerin bitiş kısmı veya yakını, kıyı, yaka
afak
Çoğul ad çekimi.; ufuklar
daye
çocuk bakıcısı, süt nine, dadı

Metin: Vikikaynak · Kamu malı (telif süresi dolmuş eser)