Hikâyeler
Telif süresi dolmuş Türkçe hikâyeler: Ömer Seyfettin, Süleyman Nazif ve anonim halk hikâyeleri; tam metinleri ve eski kelimelerin anlamlarıyla. Toplam 86 eser.
Yazarlar
- Anonim 51
- Ömer Seyfettin 34
- Sabahattin Ali 1
Sefil Baykuş Ne Gezersin Bu Yerde'nin öyküsü
Anonim
Hafız Hıfzı hem öksüz, hem de yetimdir. Anası babası Hıfzı daha küçükken bu alemden göçüp gitmişler. Kimsesiz kalan Hıfzı'yı amcası yanına alır. Ona babalık yapar. Zaten amca baba yarısıdır demezler mi ? Hıfzı da kimsesiz kalınca amcasının yanına, yuvasına sığınır. Hıfzı biraz büyüyünce, onu bir hocanın yanına vermeyi düşünür amcası ve yengesi. Hıfzı hocanın yanında ders görmeye başlar. Hocası onu çok sever. Çünkü o hem çok zeki, çok saygılı, görgülü, hem de çok yetenekli bir çocuktur. Hocası da bu durumu çok geçmeden farkeder... Hıfzı'nın asıl adı Recep'tir. Ona Hafız Hıfzı adını işte bu çok sevdiği hocası verir. Köylüler de bu adı ona daha uygun bulup Hıfzı diye, hatta Hafız Hıfzı diye hitap ederler. Ay geçer, yıl geçer Hıfzı okumaya, öğrenmeye devam eder. Amcasının, teyzesinin çocuklarıyla birlikte oynayarak yılları geçirir... Yanında kaldığı amcasının bir kızı vardır ki, işte o Hıfzı'nın yüreğine sevda ateşini taa çocuk yaşlarda düşürür... Daha küçükken birbirlerine gönül veren bu oğlanla kız zamanla büyüyüp serpilirler... Çocukların birbirlerine ilgilerinin olduğunu amcası ve yengesi de öğrenir. / Amcası bu duruma pek aldırmaz. Belki de çocukları evlendirirsek çok iyi olur," diye düşünür. Fakat yengesi "Aman kapımızda büyüyen bir sefile mi ben gül gibi kızımı vereceğim. İki cihan bir araya gelse ben kızımı o sefile vermem. Kimi yok, kimsesi yok. Kapımızda büyümüş; şimdi de kızımı istiyor. Meğer koynumuzda yılan beslemişiz" gibi sözlerle eşini etkilemeye çalışır. "Nasıl edip bu oğlanı buralardan uzaklaştırırım" diye planlar kurmaya çalışır. Boşa koyar dolmaz, doluya koyar almaz... O yıllarda da ulaşım çok zor. En yakın şehre çalışmaya giden birisi, neredeyse bir yıl sonra dönüyor. Kars bu, dağlık, karlık bir memleket. Hele bir kış bastırdı mı aylarca köyden şehre, şehirden de köye gidip gelen olmazmış. Yengesinin aklına, Hıfzı'yı hem biraz çalışsın, hem de postaya gitsin diye Kağızman'dan Kars'a göndermek, gelir... "Hıfzı Kars'a giderse, dönene kadar ben kızımı başka biriyle başgöz ederim" diye düşünür... Gayesi Hıfzı'yı başından savmaktır. Oğlanı gurbete gönderelim şimdilik. Sonra da ardı sıra bir haber göndeririz o da geri dönmez, diye hayaller... Hıfzı'yı yola vururlar. Mevsim kış başlangıcıdır. Hıfzı geçidi aşar ama tipiye tutulur. Zorluklar içinde tipiden kurtulup Kars'a ulaşır. (Bir rivayete göre de Hıfzı Kars'a okumaya gönderilir). Uzun bir süre şehirde hasta yatar. O uzaklara gittikten sonra köyde de birileri yatağa düşer. O da amcasının kızıdır. Kız meğer Hıfzı'nın gidişiyle, kavuşamamanın ıstırabı içinde ince hastalığa tutulmuş. Bu hastalıktan kurtulamaz ve ölür. Bu arada baharın ilk ayları gelmiş, karlar erimiş; Hıfzı da Kars'tan dönmektedir. Köye giderken mezarlıkta bir kalabalık görür. Kalabalığa yaklaşır ve kimin öldüğünü sorar. Gözleri yaşlı insanlar, "Amcanın kızı öldü" derler. İşte o an Hıfzı"nın dizlerinin bağı çözülür. Yığılır yere... Bir an sessiz, sakin dalar gider. Hiç ses duyulmaz ama gözlerinden boncuk boncuk yaşlar süzülür... Yüreği daha fazla dayanmaz. Alır sazını eline haykırırcasına, yalvarırcasına bir divane gibi hem ağlar hem çalar hem söyler... Öyle acı, öyle içli, öyle yanık söyler ki, bu sesi duyup da ağlamayan, sızlamayan, yaka yırtıp yaş dökmeyen kalmaz köyde. Hıfzı'nın yürekleri parçalayan yalvarış türküsü yankılanır Kağızman'ın dağlarında, yaylalarında. Hatta öyle anlatılır ki bu acı feryadı duyan kuzular, kurtlar kuşlar bile kendi dillerince ağlayıp yaş dökmüşler.
Teke Tek
Ömer Seyfettin
"...Türkler az söyler, çok yapar." / Maktûl İbrahim Paşa
Tenezzüh (hikâye)
Ömer Seyfettin
Juli Hala çayını bitirdikten sonra penceresinin yanındaki koltuğa yaslanarak dışarıda yağan karların raks-ı hafif ve nâmütenahisine daldı. Bu yeni başlayan kış gününde onu büsbütün taciz eden, sanki daha ziyade yeise sevk eden bir can sıkıntısı vardı. Böyle fırtınalı, karlı günlerde hem-sinni olanlar odalarından çıkamazlardı. Fakat hiç olmazsa onların eğlenceleri vardı. Hâlbuki şimdi o çay içerek pineklemekten artık o kadar bıkmıştı ki... Ah yaz olaydı, hayat-nisâr güneşin altında kalın bastonuna dayanarak gezmeye çıkar, mesut aileler arasında yine evine avdet ederdi. Bazen bir iki eski refikasıyla tenezzühe çıkar, ne hoş zamanlar geçirir idi.
Teselli
Ömer Seyfettin
Batıdan gelen büyük düz yolun tâ ağzındaki taş konak, zairsiz bir türbe gibi sakindi. Yeşil boyalı demir kapısının aralığına yaslanmış ak sakallı, garip, meyus bir kethüdâ; yere, karmakarışık serseri izlere bakarak düşünüyordu. Kapakları örtülü ıssız pencerelerin arkasında sanki derin, duyulmaz bir matem feryadı gizliydi. Beş hafta evvelki bozgunun şehri dolduran yaralıları, kuskunsuz atlar, aç katırlar, kırık arabalar, topallayan askerler, kalkansız süvariler, tolgasız yeniçeriler, mızraksız sipâhîler; yüksek, beyaz duvarlara, geçici bir gölge kabusu halinde, mahzun akislerini bir an sürüyorlar, sonra titreyerek, siliniveriyorlardı. / 🙝🙟
Topuz
Ömer Seyfettin
Karamanın koyunu, / Sonra çıkar oyunu...
Velinimet
Ömer Seyfettin
«Aklı, insanin külahında bir çividir. Yumruk yemeden kafasının içine girmez...» / Arnavut Meseli
Vermeyince Mabut Neylesin Sultan Mahmut
Anonim
Derler ki Sultan Mahmut'a kısmeti bağlı bir adamdan söz etmişler. Sultan adamı bir de kendisi denemek istemiş. / Bir koca tepsi baklava yaptırmış. Üst tabakadan başka tepsinin her tarafına görünmeyecek şekilde altın dizdirmiş. Adamını gönderip, ona tepsiyi birinin bir adağı diyerek kısmetsiz şahsa vermesini ve o şahsı takip etmesini emretmiş.
Vire
Ömer Seyfettin
İki senedir Goça taraflarını alan, talan eden on altı bin kişilik Türk ordusundan şimdi, bu kalede yadigâr gibi, yüz elli asker kalmıştı. Onlar da işte iki yazdır padişahın gelmesini bekliyorlardı. Mutlaka alınacak olan "Kızılelma"nın yolu buradandı. Sonbahar başında bir gece Hamza Bey'in ulaklarından bir genç gelmişti. Ondan padişahın Acemistan hudûdunda olduğunu öğrendiler. Vâkıâ cephaneleri çoktu, silahları mükemmeldi. Lâkin sadece üç dört aylık erzakları vardı. Ne yapacaklardı? "Tata"ya giden geçitler kapalıydı. Etrafta her nevi kuşlar uçuşuyor... Ama, hiçbir kervan geçmiyordu. / 🙝🙟
Yeni Bir Hediye
Ömer Seyfettin
Yemekten kalkalı belki bir saat olmuştu. Karı koca, kahvelerini, her vakitki gibi yalının balkonunda içtiler. İçindeki şeyler silinmiş, süpürülmüş de sonra havaya mıhlanmış gümüş bir tepsiye benzeyen ay, her tarafı aydınlatıyor, dargın denize uzun ve yaldızlı yansımasını bırakıyor; yorgun dağları, ışıksız yalıları, bülbülsüz koruları mor ve serin sisle örtüyordu. Sadi Bey üçüncü sigarasını da bitirdi. Bu, otuz yaşına gelmeden altmışını tamamlamış sıska bir gençti. Orta yaşa gelmeden dökülmeye başlayan saçlarından şimdi, tepesinde tek bir kıl bile yoktu. Kafası ayın ışığıyla bir balkabağı gibi parlıyordu. Gözlerini uzaklara, pek uzaklara dikmişti... / Karısı Cevriye Hanım –kocasına inat– gürbüz, şişman, canlı kanlı, genç, dinç bir vücuttu. Yirmi beş yaşında vardı. Ama, o kadar körpe görünüyordu ki... Tanıyanlar hep; "Ancak on dördünde..." yargısını verirlerdi. Hem de şairdi. Kafiye ve milli vezin ona, hayat iksiri gibi tesir ediyor, yeni şiirler okudukça şişiyor, bu yazın dayanılmaz sıcağında Tokatlıyan'ın "framboazlı" dondurmasını yemiş gibi ferahlıyor, iştahı açılıyor, günde on iki defa karnı acıkıyordu.
Yuf Borusu Seni Bekliyor
Ömer Seyfettin
Aksaraylı Câbir Paşa'yı bir zamanlar tanımayan yoktu; zevcesi, Cennetmekan'ın gözdelerinden mi, hazinedar ustalarından mı ne imiş... İşin içyüzünü bilenler, o kolunda taşıdığı kat kat sırmaları Saraylı Hanımın sayesinde kazandığını; yani, düğün olmadan evvel el öpmelik binbaşılığı, sonra da kandillerde, bayramlarda münasebet düştükçe kaymakamlığı, miralaylığı, livâlığı, Meşrutiyet'ten bir sene evvel de ferikliği yakalamış olduğunu hikâye ederler... / Orduyu gençleştirmek sevdasına düşen akıllılar iş başına geçince, birçoklarıyla beraber onu da tekâüde sevkederek mağdurlar arasına karıştırdılar. İlk günler tekâüt muhassasâtıyla geçinmek kabil oluyordu. Doğruyu söylemek lazım gelirse, paşanın on para serveti de yoktur. Zaten Devr-i Saadet'te, harem-selamlık o koca daireyi eline geçen ihsanlar, maaşlarla ancak idare edebiliyordu. Bu musibetten sonra evin kadrosu kendi kendine küçüldüğünden ilk günleri tekâüt maaşı biraz işe yarıyordu. Sonra maîşet derdi sarpa sarıp da herkes başının çaresine düştüğü zaman, paşa da, ilk tedbir olarak köşkün selamlık tarafını kiraya verdi. Bu da derde derman olamayınca, zemin katını bakkal dükkanına tahvil etti. Ufak bir sermaye ile ticarete koyuldu. İş başa düşünce ne yapılmaz? Bak şu hayatın cilvesine!
Yüksek Ökçeler
Ömer Seyfettin
Hatice Hanım, pek genç dul kalmış zengin bir hanımcağızdı. On üç yaşında iken altmış yaşında bir kocaya vardığı için "izdivaç" denen şeyden nefret etmişti. İşte hemen hemen on sene vardı ki, erkeğin hayali zihnine, romatizma, balgam, pamuk, vandoz, tentürdiyot yığınlarından yapılmış pis, abus, lanet bir heyulâ şeklinde gelirdi. / "Gençler başkadır!" diyenlere:
Yüzakı
Ömer Seyfettin
Mehmet Efendi, on senedir kasabada oturuyordu. Köydeki tarlaları, bağları, bahçeleri ortak elinde kalmıştı. Aziz ahbabı Müftü Hacı Ali Efendi ile dertleşirken: / — Hepsini yanmış, kül olmuş farz ediyorum. Artık dünyada bir tane olsun doğru adam yok, dedi.
Çamlık'ın Başında Tüter Tütün'ün öyküsü
Anonim
Ziya adında karayağız, civanmert bir Yozgat delikanlısı, sürmeli gözleriyle meşhur Yozgat kızlarından birine âşık olur. Fakat Ziya yokluklar içinde geçinip giden, fakir mi / fakir bir gobeldir (gençtir)... Halbuki bizim buralarda ne kadar fakir de olsan mutlaka bir miktar başlık parası ödemek gerekir. Hele Fikriye gibi güzel bir kıza ağırlığınca altın
Çift Jandarma Geliyor'un öyküsü
Anonim
Artvin dolaylarında kızlı erkekli oyunlar oynanır. Çok çalışkan olan Artvin insanı yorgunluklarını, bıkkınlıklarını gidermek için yaylaya çıkarlar. Yaylanın küçük düzlük yerlerinde günlerce halay çekip, bar tutup horon teperek doyasıya eğlenirler. Bu eğlencelerde yaşlı, genç, kadın, erkek, oğlan, kız hep bir arada olurlar. Hep birlikte bar tutarlar. Bu tür eğlenceler insanların birbirlerini tanımalarına, daha iyi dostluklar kurmalarına vesile olur. Hatta bu eğlenceler gençlerin birbirlerini tanıyıp sevdalanmalarına da zemin hazırlar... İşte böyle bir şenlikte tanışan iki genç birbirlerini tanıyıp sevdalanırlar. Hele kız, oğlana vurulur. Bu iki genç birbirlerini çok severler ama yaşları küçüktür. Bu sebepten dolayı kızın ailesi evlenmelerine müsaade etmez. Bu arada kızla oğlan yine buluşup konuşurlar. Düğün dernekle sevdiği oğlana kolay kolay kavuşamayacağını anlayan / kız, bir gün bohçasını toplar ve kendiliğinden oğlanın evine çıkar gelir. Durumu kimselere sezdirmeyen oğlan da kızı aldığı gibi yaylaya kaçırır. Kızlarının kaçtığını farkeden kız
Çuhadaroğlu Mehmet Bey Ağıdı'nın öyküsü
Anonim
Rivayetlere göre, eski zamanda şimdiki Maraş vilayetinde “Çuhadaroğlu Mehmet Bey” adında bir paşa varmış. Mehmet Bey, doğruluğu, becerikliliği ve zenginliğiyle o havalide tanınmış ve sevilmiş. Bilhassa halkı iyi idare etmesi bakımından herkesin takdirini celbetmiş. Halk, paşalarını canları gibi severmiş. Mehmet Bey’in beş oğlu, güzel ve genç bir karısı ve canı gibi sevdiği bir de atı varmış. Dünyada en çok bunları severmiş. / Bu sırada Kayseri civarında bulunan bir eşkıya çetesi Mehmet Bey’in peşine düşer. Derhal faaliyete geçerek bir gece gizlice Mehmet Bey'in evini kuşatırlar. Sabaha karşı ev halkı derin uykuda olduğu için olaylardan habersizdir. Eşkıyalar, Mehmet Bey'in yükte hafif, pahada ağır ne kadar malı varsa toplarlar. Bilahare Mehmet Bey’e de binbir türlü işkence yaptıktan sonra karısıyla beraber öldürüyorlar ve şehrin meydanlığında bulunan büyük bir zeytin ağacına kalın bir halatla boğazlarından bağlıyorlar.
Çökertme'den Çıktım Halil'im'in öyküsü
Anonim
Çökertme türküsünün kahramanı olan Halil, babası tarafından Van ili, Erçiş ilçesi Bozüyük köyündendir. Ailenin büyükleri önce Van’dan İstanköy’e gelir ve daha sonra da Bodrum Karabağ’da Bekiroğlu Tepesine yerleşirler. Halil’in babası, Demirci Ali Usta burada bir çingene kızı ile evlenir ve Halil dünyaya gelir. / Halil bir namus meselesinden dolayı kız kardeşini öldürdükten sonra kaçak gezmeye başlar. Sık sık İstanköy’e gitmektedir. Bu gidişlerinden birinde düğüne davet edilir. Düğünde iken Halil’i Rumlar ihbar eder ve yakalattırırlar. Sonuçta, Halil yedi yıl hapis yatar. Bu olay üzerine Halil Rumlara diş bilemektedir. Hapisten çıkınca da onlara çok haşin davranır. Böylece Rumlarla Halil arasında bir husumet doğar. Halil, bu arada türküde “Çakır Gülsüm” olarak adlandırılan Hafize (Havse) adlı kadına ilgi duymaya başlar. Halil ilk olarak Gülsüm’ü Karakaya’daki bir düğünden zorla kaçırır. Gülsüm ve annesi, o dönemde Bodrum’um yönetiminden sorumlu Çerkes Kaymakam olarak bilinen Ömer Lütfi Bey’in evinde hizmetkârlık yapmaktadır. Türküde adı geçen İbrahim Çavuş, kolculardandır ve Çakır Gülsüm’ün ilk kocasıdır. Arkadaş olmaları sebebiyle Halil’i devamlı kollamaktadır.
Çürükkale Burnu Uzun Bir Burun'un öyküsü
Anonim
Vaktiyle Süriye ve Halil adında dayı çocukları varmış. Bunları birbirlerine sözlemişler ve bir zaman sonra da evlendirmişler. Süriye evlenmesine rağmen dayısının oğlunu sevmezmiş. Bu evlilik ancak ailelerin zoruyla olmuş. Süriye, eğitmenlik yapan ve bu yüzden Muallim Halil denilen kişiyi severmiş. Muallim de Süriye’yi severmiş. İşte bu yüzden evlendikten sonra bile Süriye Muallim Halil ile ilişkisini sürdürmüş. Süriye’nin kocası Halil ise, o zamanın Tirebolu’sunda geçim kaynağı denizcilik olduğundan, o da geçimini gemicilikle sağlarmış. Kâh uzanıp açıklara, kâh uzaklara gidermiş. Halillerin elli tonluk bir gemileri varmış. Bu motorla sık sık sefere çıkarmış. Bir gün motorları Çürükkale mevkiindeki limanda demirliyken müthiş bir fırtına çıkmış. Halil, patalyaya binip motorunu dalgalardan korumak için hareket etmiş. Dalgalarla boğuşa boğuşa motora ulaşmış. Tam motora çıkmak üzereyken kuvvetli bir dalga Halil’in patalyasını devirmiş. Bir müddet sonra denizin yüzünü kan kaplamış. Durumu görenler yardıma gelmiş ve yaralı Halil’i karaya çıkarmışlar. Halil’i denizden kurtaran, türküde adı geçen Hayrullah kaptanmış. Halil’i, durumu oldukça ağır olduğundan hiç vakit geçirmeden deniz yoluyla Giresun’a götürmüşler. O zamanlar istenildiği zaman kara taşıtı bulunmazmış. Giresun’a geldiklerinde hayli vakit geçmiş ve Halil’in durumu daha da ağırlaşmış. Hemen hastaneye kaldırılıp, / ameliyata alınmış. Buna rağmen ne yazık ki kurtarılamamış ve ölmüş.
Çıktım Belen Kahvesine Baktım Ovaya'nın öyküsü
Anonim
Yıl 1946, aylardan Temmuz. Muğla’nın Gevenes ve Kozağaç köyleri civarındaki ormanlarda bir yangın çıkar. Yangın kısa sürede kontrol altına alınır, etrafı çevrilir. O sırada Mustafa ve Tevfik adlı iki samimi dost ve birbirini seven iki arkadaş Belen kahvesine oturmuş dama oynamaktadırlar. Tevfik Cezayir, Gevenes köyünün muhtarıdır. Aynı zamanda yörede herkesin yardımına koşan ve sevilen bir kişidir. / Orman koruma ve bakım memuru Sarı Mehmet, etrafı çevrilen yangının kontrolden çıkmaması için Belen kahvesine gelerek muhtardan bekçi ister. Muhtar iş zamanı olması sebebiyle bekçi vermek istemez. Bu konuda ormancı tuttuğu zaptı Tevfik’e imzalatmak ister. Muhtar Tevfik oyunun kritik anı olsa gerek ki, ormancının isteğini yerine getirmek istemez. Olaya kızan ormancı dama masasındaki taşları devirir. Diğer oyuncu Mustafa, dökülen taşları yerinden toplar ve ormancıya “Sen sarhoşsun çek git” der. Ormancı inatlaşır, söz anlamaz. İkinci kez masayı devirir. Bu kez Mustafa ile aralarında tartışma çıkar. Mustafa sinirlenerek ormancıya tokat atar. Ormancı Sarı Mehmet bir gün öncesi ödünç aldığı kamayı çeker ve Mustafa’yı kolundan yaralar. Mustafa olayın şoku ile tabancasını çıkartır ve bu esnada oyun arkadaşı Muhtar Tevfik “yapma” diyerek silahın üzerine atılır. Bir kaza sonucu Mustafa’nın tabancası iki kez patlar ve çıkan kurşunlar Tevfik’e değer. Mustafa, arkadaşı Tevfik ile ilgilenirken ormancı kaçar. Ama onu da Mustafa silahıyla topuğundan ve kalçasından yaralar. Köylüler, Mustafa’yı yatıştırırlar ve daha fazla olay çıkmaması için tabancasını elinden alırlar. Muhtar Tevfik ise, Muğla Devlet Hastanesi’ne kaldırılır. Ancak aldığı yaralar sonrası kan kaybından ölür.
Çıktım Kozan Dağına'nın öyküsü
Anonim
Türkülere kahraman olan Kozanoğlu, Afşarlıların Kozanlı oymağının reisi olan bir ailedendir. Bu oymak önceleri Karamanoğulları’nın, sonradan da Osmanlı Devleti’nin maiyetinde bulunup, Kozan havalisinin idaresini yürütüyordu. Kozan dağlarındaki Varsaklar (Varsak aşiretinden olanlar) bunların piyadesi, Çukurova’daki Afşarlar ise süvarileriydi. Kozanoğulları bu havalide uzun müddet hüküm sürdüler. Halkın, hak ve hukukunu, iç ve dış saldırılara karşı korudular. Orta Anadolu derebeylerinden Çapanoğlu Süleyman Bey’in, Kozan bölgesini istila için gönderdiği askerler Yusuf Ağa tarafından perişan edildiği gibi, bir müddet sonra Mısırlı İbrahim Paşa’nın Kozan’ı almak için gönderdiği askerler de Kozanoğlu Mehmet Bey’in kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Yusuf Ağa’dan sonra Ali Bey, ondan sonra Ali Bey’in oğlu Mehmet Bey Kozan beyliğine geçtiler. Kozan Beyliği gittikçe kuvvetleniyordu. / 1882 senesinde Sultan Aziz zamanında Sadrazam Ali Paşa’nın Kozan Beyliğini ortadan kaldırmaya karar vermesi üzerine Derviş Paşa kumandasında “İslâhiye Fırkası” adı altında bir kuvvet teşkil edip Kozan’a gönderildi. Ahmet Bey ile Yusuf Bey ve Kozan hanedanına mensup diğer beyler, Halil Bey, Ali Bey ve Hüseyin Bey’ler devlete bağlıklarını hemen bildirdiler. Ahmet Bey’e Kütahya valiliği, diğer beylere de birer memurluk veya maaş verilerek dağıtıldı. Kozana bir sancak haline getirildi.
İffet
Ömer Seyfettin
Bir doktor arkadaşım anlattı: / "O sene Hicaz'da şiddetli bir kolera vardı. Belki günde iki yüz hacı gömüyorduk. Uşağım bir sabah elime bir mektup verdi. Açtım. Okudum. Gayet yakın bir akrabam... Bir kadını tavsiye ediyordu. Dadısı mı imiş, nesi imiş!
İki Mebus
Ömer Seyfettin
Maî ve serin bir sonbahar gecesiydi. Cesîm ağaçlarıyla hakikaten baîd bir peri ormanına benzeyen muhteşem bahçenin ortasındaki mahfel-i üdebâda bir hafta evvel ölen şair Perviz'in hayat ve hususiyetine, sanat ve muvaffakiyetine dair bir konferans veriliyordu. Münevver bir hiyâbân-ı rüya gibi uzayan ve uzadıkça hayalileşen, muntazam yolun nihayetinde, mahfelin kapısı uzak ve serabî bir saray medhalini andırıyor, beyaz ve cesîm peronun basamakları, yanlarında sıra ile yükselen mermerden masnû esatiri kadınların ellerinde tuttukları nâim ve muzî elektrik kürelerinden yağan donuk ve tatlı ziyâlar altında göz kamaştırıcı bir vuzuh ile parlıyordu. İhtiyar ve bîgâne kamer, seyrek ve ince bulutların arasından, lakayd ve acûl veriyor, dışardan caddenin gürültüleri, eğlenceli bir şehrin, meşhûn-ı serâir bir zevk memleketinin musikî-i ananâtı gibi müphemiyetle aksediyor, büyük ve kesif ağaçların aydınlıkla mezcolan zîhayat ve nur-âlûd zulmetlerinde nâmerî ürpermeler husule getiriyordu. Geniş ve beyaz mesnedleri üzerinde sanki ezeliyeti düşünen beyaz heykeller; bu şimdi yaşamayan meşâhîrin müessir ve mevt-âmiz timsali hatıratı, üzerlerine dudaksız ve gayr-i nâsut buseler halinde düşen yaprak gölgeleri altında, namahsus rüzgarın ketum negamâtıyle sanki canlanıyor, sanki kımıldıyorlardı. / Konferans yarım saat evvel başlamıştı. Münevver yolun tenhaî-i mahzunu içinde, bir zıll-i müteharrik gibi, narin bir genç, elleri cebinde, önüne bakarak ilerliyordu. Galiba, şimdi kuğuları uyuyan büyük ve hali havzın kenarına, bahçenin bu en sık ve hâbîde yerine gitmek istedi; nîm muzlim yola, yekdiğerini derâguş etmiş mühîb ağaçların altına sapacaktı, yanından bir ses geldi:
İlk Cinayet
Ömer Seyfettin
Ben hep acı içinde yaşayan bir adamım! Bu sıkıntı âdeta kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında yoktum. O gün bugündür, yaptığım değil, hatta düşündüğüm kötülüklerin bile vicdanımda tutuşturduğu sonsuz cehennem sıkıntıları içinde hâlâ kıvranıyorum. Beni üzen şeylerin hiçbirini / unutmadım. Anılarım sanki yalnız hüzün için yapılmış.
İlk Namaz
Ömer Seyfettin
1 Aralık 1320 / Oh, bu sabah ne kadar soğuktu, yatağımın hararetlerini terk ettiğim vakit, çılgın fırtınalarla haykırarak, tehditkâr rüzgarlarla camları döğerek, geçen gecenin bütün bürûdetini massetmiş olan soğuk terliklere çıplak ayaklarımı sokunca, içimde bakıyye-i leyl bir üşümenin titrediğini hissettim. Hizmetçim tabii ki uyuyordu, onu bu yakıcı soğukta sıcak yatağından kaldırmaya acırdım. Odamın kapısını açtım. Dışarıda kesici ve parçalayıcı kışın, müfteris soğukları yüzümü ve ellerimi tokatladılar. Bu merhametsiz tokatların altında kollarımı sıvadım. Abdestimi aldım. Odama dönünce yalancı bir sıcaklık, bir nefes-i teselli gibi, havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış saçlarıma temas ediyordu. Daha fecr-i sâdık uyanmamıştı. Fecr-i kâzibin donuk, kırmızı sükuneti gecenin serâdik-i zalâm-ı bâridini parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. Pencereye dayandım. Önümde, zîr-i pâyimdeki bütün evler, ebedî bir uykunun uyanılmaz kabuslarını itmâm ediyor gibi câmid ve bî-hayat duruyorlardı. Deniz, nâmahdut bir incimâd-ı laciverdi ile uyuyor ve fecrin zâil gölgeleriyle titreyen uzak ve sisli sahillere beyaz dalgalarıyla nihayetsiz bir hatt-ı fasıl çiziyordu.
İlkbahar
Ömer Seyfettin
Köyde idik... Pâk ve mutedil bir neşve-i cuş ile haykıran küçük çağlayanın o kadar yakınında idim ki sukut-ı abdan uçuşan nâ-mer’i zerreler hayalî bir yağmur gibi yüzümü ıslatıyor ve köpeğim yüzükoyun uzanmış yarım kapalı gözleriyle bu ilk gördüğü manzarayı seyrederek kımıldanmağa cesaret edemiyordu. İhtiyar meşe ağaçlarının; nemnâk taşları örten kesif ve mütevahhiş çalılar üstüne zümridîn ve muhtez benekler hâlinde gölgeleri düşüyor, yeni çıkan narin ve şeffaf otlar çağlayanın muhrik ve muğfil ninnisiyle nazan bir hab-ı masum uyuyordu. / Hiçbir ses, ne bir kuş, ne bir böcek bu sükûnet-nûşîn-i müterennimi ihlâl etmiyordu. Rüzgâr, hareket, hatta hayat; sanki bunlar ebediyen sönmüştü. Ben ve köpeğim mesuttuk. Bu yeşil rüya-yı serab-alûd-ı bahar içinde, her şeyi unutmuş; elemden, emelden, arzulardan uzak; mesuttuk. Ben de onu taklit etmiş, yüzükoyun yatmıştım. Yazın sehhar kokusunu, altımdaki ratip ve temiz toprağın çıkardığı buy-ı sükkerîn-i baharı kokluyordum. Bilmiyorum bu huzuz-ı bî-haber içinde ne kadar kaldık! Fakat çağlayanın seda-yı girizanı değişmeğe, yeşil gölgeler yavaş yavaş dağılarak kararmağa, beyaz köpükler esmerleşmeğe, riyâh-ı şâm gayr-i mahsus mevecatıyla serin bir nefes-i veda gibi esmeğe başladı. Akşam oluyor ve uyanmak lâzım geliyordu. Ayağa kalktım, “Haydi Koton” dedim, “artık gidelim.”
İnsanlar ve Periler
Anonim
Anlatılanlara göre Göreme’nin peribacalarında insanlarla periler bir arada yaşamıştır. Periler her konuda, burdaki insanlara yardımcı olmaktadırlar. Düğünlerde saz, söz, eğlence yapılır; eğlencelerde üzüm şırasının içine girip insanları sarhoş ederler. Nerede şenlik, düğün var; periler insanlara orada hizmet eder, böyle yaşayıp giderken insan padişahının oğlu peri padişahının kızına sevdalanır. İnsanlar derin derin düşünür, periler çoluk çocuğumuzun arasına karışırsa hâlimiz ne olur, diye kaygılanırlar ve perilere savaş açarlar. Avcı kılığında, perilerin yaşadığı kayalara saldırırlar. Birer güvercin olup uçan periler, o gün bugündür buradaki sayısız güvercinlikte yaşamlarını sürdürürler. Avcılar kasabası, yani Göreme’nin eski adı, perilere savaş açan avcıların yurdu olur. Avcılar ismi de burdan gelmektedir. Uçhisar ve Ortahisar savunma merkezleridir. Göreme çevresindeki yer altı mağaralarında bir zamanlar devlerin yaşadığına inanılır, birbirine açılan odaların kapılarındaki değirmen taşı büyüklüğündeki sürgüler bunun kanıtı olarak gösterilmektedir. Halk bunlara devlerin kenti der ve girmez, girilirse kapının kendiliğinde kapanacağına, içerdekilerin cezalandırılacağına inanılır.
İslamoğlu Derler Benim Adıma'nın öyküsü
Anonim
Adı Mustafa’dır. Kütahya ilinin Gediz ilçesine bağlı Saphane bucağının Türgün mahallesinde doğmuştur. Babasının adı Hacı Hüseyin’dir. İslamoğlulları diye anılan bu ailenin şimdiki soyadı Toylan’dır. Çok rüzgâr tutan tepe manasına gelen Toylan kelimesini ailenin soyadı almasında, Mustafa’nın bağlama ile çalıp sürekli söylediği şu türkünün etkisi olmuş: / Mustafa nahiye mektebinde okumuş, biraz da medrese tahsili görmüştür. 18’inci asırda tığ gibi bir delikanlı olan Mustafa uzun boylu, iri kemikli, geniş omuzlu, kuvvetli, cesur ve yakışıklıymış. Ayrıca çok temiz giyindiği, düzgün söz söylediği ve güzel bağlama çaldığı için köyün kızları hayranmış Mustafa’ya. Onu gören genç kızlar dam üstüne çıkıp maniler atarmış. Bu yüzden köy delikanlıları Mustafa’yı çekemez, kıskanırlarmış. Bir gün köyden birisinin tavuğu kaybolmuş. Köyün delikanlıları tavuğu Mustafa’nın çaldığını söyleyip nahiye kadısına dava etmişler ve yalancı şahitlik yaparak Mustafa’yı mahkum ettirmişler. Suçu günahı olmayan Mustafa, bu iftira karşısında düşmanlarından intikam almaya ant ederek hapishaneden çıkar çıkmaz, tüfeğini omzunu alarak dağa çıkmıştır. Köyün delikanlıları Mustafa’yı kaçak diye bir mazbata ile hükümete haber vermişler ve