Hikâyeler
Telif süresi dolmuş Türkçe hikâyeler: Ömer Seyfettin, Süleyman Nazif ve anonim halk hikâyeleri; tam metinleri ve eski kelimelerin anlamlarıyla. Toplam 86 eser.
Yazarlar
- Anonim 51
- Ömer Seyfettin 34
- Sabahattin Ali 1
Ahmet Bey'in Bir Küheylan Atı Var'ın öyküsü
Anonim
Ahmet Bey, Kütahya'nın tanınmış ve zengin bir ailesinin oğlu, bir de kız kardeşi var. Babası Haznedaroğulları’ndan Emin Efendi, annesi Osman Beylerden Ayşe Hanım. Evleri Kobakdibi’nde bir koca konak fakat ekseri günleri Tavşanlı'ya bağlı Esenköy (İsaköy)’de bulunan çiftlikte geçiyor. Aynı zamanda Ahmet medrese tahsili görüyor. Kütahya'daki medreseye küheylan atı ile gidip geliyor. Ahmet o kadar yakışıklı ve güzel ki dillere destan küheylan at Ahmet'i, Ahmet küheylan atı tamamlıyor. Nice kızların gönlünde hep Ahmet. Mahalleden gelip geçtikçe Ahmet'e bakmaya doyamıyorlar. Lakin Ahmet bunları hiç mi hiç umursamıyor. Onun kafasında hep okumak var. Kendisi tanınmış bir ailenin oğlu ya, bir de canciğer arkadaşı var ki ailesine denk bir ailenin oğlu. Meşhur şairlerimizden, Hacı Pesendî’nin oğlu, adı Çakır Efe. İkisi de aynı medresede okuyor, beraber geziyor, beraber yiyor, beraber içiyorlar. Lakin gezdikleri yerde bütün gözlerin Ahmet’te olması önemsiz de olsa Çakır'ın yüreğinde bir kıskançlık kıvılcımı çakmasına sebep oluyor. Ama ne kadar kıskansa yine de ahbaplar, kardeşler, dostlar. / Kütahya'da o zaman gençlerin, delikanlıların akıllarını çelecek, kötü yola itebilecek bir iki hafifmeşrep kadın nam salmış, işte bütün gençlerin gözü bu kadınlarda. Çakır da bu kadınların birine dadanmış. Dadanmış ki ne dadanmış. Medreseyi bile görmez olmuş gözü. Bu hafifmeşrep kadının adı "Düverli". Kör olası çekmiş çıkarmış Çakır'ı medreseden. Gençlik bu ya sonunu düşünmemiş. Öte yandan Ahmet hiç mi hiç bulaşmamış bu işlere. Çiftlikten medreseye, medreseden çiftliğe gidip gelmede küheylan atı ile, yaşı 21-22. Bu arada Ahmet'e söz de kesilmiş. Başına devlet kuşu konan bu şanslı kız Ahırardı’ndan. Çakır ise Düverli ile almış başını gidiyor. Fakat kafasında Ahmet'i de o bataklığa çekmek var. Güya iyilik yapacak. Lakin Ahmet bütün ısrarlarına rağmen hâlâ eteğini bulaştırmamış bu işe. Çakır’sa o derece inatçı, Düverli ile mutlaka buluşturacak Ahmet'i.
Ak Taş Diye Bellediğim'in öyküsü
Anonim
İnsanoğlu, oldum olası soyunu sürdürmek ister, doğanın gereği bu... Geldin gidiyorsun, yerine evlat bırakacaksın. Benim halkım, çağlar boyunca, oğula daha bir önem vermiştir. Hele beylerin oğlunun olması halkı sevindirmiş, olmaması ise üzmüştür. / Zamanı ve yeri unutulmuş... Yüzyıllar önce, Anadolumuzun bir yöresinde, bir Türk boyu gün görmüş. Bu boy, barış ve erinç içinde yaşayan bir boymuş. Gün gelmiş, genç ve yakışıklı bey, gönlünce bir kızla evlenmiş. Halk, kendi düğünü yapılıyormuş gibi
Alıver Anneciğim Alıver Çantamı Asayım Koluma'nın öyküsü
Anonim
Zaman, asrımızın başları. Balkanlar karışmakta. İnşallah asrın sonu, asrımızın başına benzemez ve insanlar tarihten ders almasını öğrenmiştir. Zaman, asrımızın başları dedik. Birinci Balkan Harbi yılları. 1910’lu, 1911’li yıllar. İskeçe’nin yaka köyleri Kireççiler, Mursalli, Kızalcı, Murasal, Celepli. Hepsi zengin köyler. Bu karışık yıllarda, çocuğunu askere göndermek istemeyen zenginler, paralarının gücü ile oğullarının askerliklerini satın alırlar. / İşte bu köylerden birinde veya diğer çevre köylerden bir zengin, oğlunun isteğine rağmen askerliğini satın almaz ve oğlunu askere gönderir. Bu sırada Bulgarlar, Karasu boyunca güneye doğru inmektedir. Türk güçleri de Kurlar’dadır. Öte yandan Çal Dağı’na istihkâmlar kazılıp, düşmanın güneye doğru inmesi engellenir. Halk arasında Çal Dağı’nı savunan askere “Çal Ordusu’” denmektedir.
Ankara'da Yedim Taze Meyvayı'nın öyküsü
Anonim
Ankara’nın Keskin kazasının Cinaliuşağı köyünde 1921’de dünyaya gelen Sefer Ceyhan güçlü, kuvvetli, yakışıklı bir delikanlıdır. Ancak tüberküloz hastalığına yakalanır ve askere alınmaz. Keskin havalisinin dilinden düşmeyen Sefer’in karısı Hatice de gene Keskin kazasının Seyfli köyünden olup, civar köylerin en güzel kızı diye dillere destan olmuştur. Rivayete göre, evlendikten kısa bir süre sonra Sefer, bu hastalığa tutulmuştur. Memleket memleket gezip, doktor doktor dolaştırılan Sefer, nihayet hastalığa bir çare bulamayıp 20 Haziran 1942 tarihinde ölmüştür. Tüberküloz hastalığından kurtulamayarak vefat etmiştir. Genç yaşta ölen ve taze hanımı kalan talihsiz Sefer için, akrabalarından Kerem Ceyhan bir ağıt söylemiştir. Keskinli Hacı Taşan bu ağıdın bazı dörtlüklerini plağa okumuştur ve işte Ankara’da Yedik Taze Meyvayı türküsü Sefer’in ölümü ardından Keskin dolaylarından akseden bu ağıt zamanla dillerde dolaşan bozlak türünde bir uzun hava biçiminde bir türküye dönüşmüştür.
Antiseptik
Ömer Seyfettin
Minimini, güzel, şeytan Bedia'yı ailesi büyük bir adama vermek istiyordu. Halbuki o iki senedir, tıbbiye talebesinden olan kuzeni Namık'la işi pişirmişti. Kendini almayı arzu eden bu büyük adam tek gözlüklü, şık bir büyükelçiydi. "Kırkında var, yok..." diyorlardı. Bedia daha on yedisine girmemişti. Annesinin, babasının, hanımninesinin ısrarlarına biraz karşı geldi. Ağladı, sızladı, amma sonunda mağlup oldu. / — Ben koca herifi ne yapayım? Elli sene Avrupa'da balolarda sürtmüş! dedikçe,
Açıldı Laleler Güller'in öyküsü
Anonim
Bu içli öykü, çok meşhur bir halk hikâyemizin Muş yöresinde geçen küçük bir kısmını oluşturur. Bu türkü Leyla ile Mecnun hikâyesinden değil ama Leyla ile Mecnun hikâyesi kadar meşhur olan bir başka halk hikâyemizden, Kerem ile Aslı hikâyesinden alınmıştır. Kerem’in dilinden dökülen bir türkünün hikâyesi bu. Çok eski zamanlarda güçlü, kudretli, merhametli ve dağa, taşa sözü geçen bir “bey” ve ‘keşiş” namıyla bilinen bir de hizmetkârı vardır. Bey ve halkı büyük bir mutluluk içinde yıllarca yaşarlar. Fakat zaman gelir bu mutluluk bey için büyük bir hüzne dönüşür. Çünkü bu adaletli beyin sevip okşayacak, sımsıcak bağrına basacak bir çocuğu yoktur. Gün gelir bu çocuksuzluk beyi dertlere düşürür. Ama ne gariptir ki beyin hizmetkârı olan keşişin de çocuğu olmaz. Bey de keşiş de bu duruma hayli üzülürler. / Bir gün hasbahçede bey ve keşiş baş başa vermiş dertleşirlerken karşılarına ak sakallı, nur yüzlü bir ulu kişi çıkagelir. Onlara birer küçük fidan verir ve bu fidanları götürüp bahçeye dikmelerini söyler. Fidanlar dikilir ama ne çare ki ümit edilen olmaz. Yani fidanlar dallanıp budaklanıp meyve vermezler. Böylece bir hayli zaman geçer ve sonunda bu ağaçlardan birinde, bir yanı beyaz diğer yanı kırmızı olan bir elma biter. Ak sakallı pirin dediği gibi bu elmanın yarısını beyin, yarısını da keşişin eşi yer. Çünkü o ak sakallı Pir, çocukları olmayan bu insanların rüyalarına girip böyle söylemiş.
Ağlama Kâzibe'm Sızlama Kâzibe'm'in öyküsü
Anonim
1900 yıllarında, Batı Trakya’nın Yunanistan Draması yörelerinde Sürücüler Köyü’nde geçmiştir. Bu köyde, hali vakti yerinde bir Tahir Efendi ailesi bulunur. Yine aynı köyde Hasan Kahya adında bir çoban vardır. Çoban Hasan, Tahir Efendi’nin güzel kızı Kâzibe’ye gönlünü kaptırır. Sevgisi dillere düşer, öykülenir kısa zamanda. Kâzibe, köyün en güzelidir. Kara gözlü, ince uzun boylu, esmer güzeli bir kızdır. Çoban da yakışıklıdır. Merttir hem. Köyün sevgisini kazanmış, iyi yürekli, çalışkan, sözüne güvenilir bir gençtir. Yalnız yoksuldur biraz. / Kâzibe’ye gelince; Hasan Kahya ile gününü gün etmeye niyetlidir. Hasan Kahya’nın yoksulluğu Kâzibe’nin tutkusundan önde gelmektedir. Çaban Hasan ise bunu hiç düşünmeden günden güne daha da tutulur Kâzibe’ye. Bu sevgi böyle sürüp giderken, bir gün aynı köyden oldukça yakışıklı ve varlıklı bir ailenin genç oğlu Kara Ali Kâzibe’yi görerek çok beğenir. Hemen görücü gönderir. Bu haberi duyan Hasan Kahya deliye döner. Hele Kâzibe’nin Ali’ye isteyerek varması onu iyice şaşkına çevirir. Ama elinden gelen yoktur. Çaresizdir.
Aşk Dalgası
Ömer Seyfettin
Vapur dopdoluydu. Son düdük öttü. İki yandaki çarklar, dar kafeslerinde birden uyanan alışkın ve müthiş deniz aygırları gibi, hiddetli bir gürültü çıkararak, kımıldandı. Bütün vapur hafifçe sarsıldı. Hava gayet güzeldi. Kadıköy'e gidiyorduk. Nihayet leylâk renkli sisler içinde eriyen Marmara'nın kubbeli, ince minareli uzun, uyumuş ufuklarında, büyük ve beyaz kenarlı bulutlar, parçalanmış köpük dalgaları halinde yavaş yavaş büyüyor, dağılıyor, toplanıyor, derin çukurlarında, yüksek tepelerinde morluklar, koyu mavilikler birikiyordu. Haziranın yakıcı güneşi vapurun, dumanlardan ve yağmurdan esmerleşmiş tentelerine düşüyor, bazı duran ve yine birden esmeye başlayan kararsız rüzgârı sanki ılıklaştırıyor, sanki ona sarhoşluk verici, tahrik edici, şuh ve fettan bir şey katıyordu. / Uzak ve bilinmez masal adalarından gelmişe benzeyen süt gibi beyaz martılar etrafımızda uçuşuyorlar; çıkardıkları tatlı, derin sesleriyle şehirde kalmış, kalabalıktan, uğraşmalardan, hırslardan, kederlerden bunalmış zavallı insanları kendi vatanlarına, hakikatten pek uzak, tenha, sakin yerlere, biraz aşk ve şiir tatmak için çağırıyorlardı. Lacivert dalgalar içinde bir masal, bir efsane köşkünü andıran Kızkulesi hayalime dokunuyor, ruhumu, hissimi beyaz ve aydınlık dualarıyla uyutarak dimağımdan bütün etrafımın, muhitimin akislerini siliyordu. Artık vapurda olduğumu unutuyordum. Ömrümde her gün birkaç şiir okuyan, düşünen bir adamın o tuhaf, marazî iptilâsıyla etrafımı bozuyor; Üsküdar ve Selimiye yakalarındaki evleri, kubbeleri, minareleri, selvileri, hatta koca Tıbbiye Mektebini ve koca kışlaları silerek hiç görmüyor; onların yerine, alanlarında gümüş, elmas şelâleler akan, serin gölgelerinde çıplak ve pembe çiftler öpüşen, balta girmemiş çam ve kayın ormanları yapıyordum.
Bahar ve Kelebekler
Ömer Seyfettin
Küçük salonun fes renginde kalın ve ağır perdeli penceresinden dışarısı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema. Çiçekli ağaçlar... Cıvıldayan kuşlar... Uyur gibi sessiz duran deniz... Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altındaki dağlar, korular, beyaz yalılar... Ve bütün bunların üzerinde bir esâtir rüyasının havâi hakikati gibi uçan martı sürüleri! Pencerenin önündeki şişman koltuğa gayet zayıf, gayet sarı, gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu. Bahar ve hayata dargınmış gibi arkasını dışarıya çevirmişti. Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karışıyordu. Karşısında, bir şezlonga uzanmış esmer, güzel bir kız, siyah maroken kaplı bir kitap okuyor; pencereden, çiçek, kır kokuları; deniz, dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgârı giriyordu. Bir saatten beri ikisi de susuyor, öyle duruyorlardı. Bu ihtiyar büyük nine tam doksan yedi yaşında idi. Köşelerin hafif karanlıklarından bazen uyanır gibi ayrılan gözlerini ara sıra, karşısında kitap okuyan genç kıza, bu torununun torununa atfediyordu... Birden, üç dişi kalan buruşuk ağzını açtı. Esnedi. Bir mumya uzvu kadar sararmış, katılaşmış elini başına götürdü. Kahve rengindeki yemenisinin altında daha beyaz görünen saçlarına dokundu. Bir an düşündü. Yine esnedi. Galiba uyanacaktı. Arkasındaki açık pencereden giren muharrik rüzgâr onu tehyic ediyor, kuşların güneşli cıvıltıları, çiçek ve çimen kokuları hayalinde uzak, ezeli bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah uyandırıyordu. Yavaş yavaş kamburunu arkasına dayadı. Ellerini dizlerine koydu, başını kaldırdı. Biraz doğruldu. Torununun torununa: / — Yavrum, niçin susuyorsun? dedi. Biraz konuşalım.
Balkon (hikâye)
Ömer Seyfettin
Muhsin Bey sofradan kalkınca, büyük ceviz büfeye dayanmış, kendilerini gülümseyerek dinleyen hizmetçiye: / — Eleni, nargilemi kameriyeye getir, kahveden evvel... Haydi çabuk, dedi.
Bebek türküsünün hikâyesi
Anonim
İlk derleme gezisine çıkıldığı yıllarda Darülelhan’ın müdürü olan Yusuf Ziya (Demirci) Bey, bu türkünün öyküsüne dair şunları anlatır: / 1926 senesi ilk Anadolu tetkik seyahatımızda Niğde’de Yüzbaşı zade Ali Bey’in bize anlattığı Bebek hikayesi: Bir aşiret beyi ile evlenen bir Yörük kızının yedi yıl çocuğu olmamış. Bu sebeple Aşiret ve aile arasında mahcub ve bedbaht bir hayat geçirmekte olan aşiret beyinin gelini yedinci yılın sonunda bir erkek evlada kavuşarak muradına eriyor. Fakat çocuk bir buçuk iki aylık olmadan, yapılan bir göç esnasında gelin çocuğunu beşiğiyle bir devenin üstüne koyarak yola koyuluyor. Geceleyin bir ormandan geçerlerken çocuğun beşiği bir çam dalına takılarak asılıp kalıyor. Faciadan habersiz, yavrusunu devenin üstünde sanarak yoluna devam eden gelin, sabahleyin yurt yerine varıp çocuğunu devenin üstünde bulamayınca birdenbire donup kalıyor. Aşiret beyinin amca dayı gibi yakın bütün akrabası geldikleri yollara dökülüyorlar. Fakat ormanın aç ve yırtıcı kuşları çoktan çocuğu parça parça etmişler, yüzünü, gözünü oymuşlardır. Bu kara haber gelinin kulağına erişince yedi yılda bir bulduğu yavruyu böyle elim bir şekilde gaip eden genç gelin evlat acısıyla delirip dağlara düşüyor. Bize hikayeyi anlatan Ali Bey, aşağıda söylediği Bebek Türküsü’nü anasından öğrenmiş. Anası da kocası, vaktiyle, şimdi adı Ulu kışla olan Şecaattin nahiyesinin müdürü iken oraya gelen Kaçar aşiretinden geçmiştir. Ali Bey’in anası şimdi seksen yaşından fazladır.
Bir Kayışın Tesiri
Ömer Seyfettin
Bir zabit arkadaşımla oturuyorduk. Yanımızdaki masada iri, palabıyıklı, kocaman kalpaklı bir babayiğit, çetin bir Çerkes şivesiyle karşısında sıralanmış irili ufaklı kalpaklılara birşeyler anlatıyordu. Daha Kafkasya'dan yeni gelmiş sanılacaktı. / - Demek yollar açıldı, dedim.
Bitlis'te Beş Minare'nin öyküsü
Anonim
Osmanlı Devleti’ni hasta adam olarak nitelendiren sömürgeci batılı devletler, yaptıkları çok gizli anlaşmalarla ülkemizi bir bir pay etmişler. Ülkenin neresi hangi düşman devlete düşecek çoktan karar verilmiş. Bu paylaşmalara göre güney illerimiz Fransızlar, Akdeniz yöremiz İtalyanlar, Karadeniz yöremiz İngilizler ve Ege yöremiz de Yunanlılar tarafından birer birer işgal edilmeye başlanmış. Ruslar ise doğu illerimize saldırmış. Yıl bin dokuz yüzlerin henüz başları. Sayısız cephede çarpışan Türk milleti uzun süren savaşlar ve yetersiz silah, erzak ve de hastalıklar sebebiyle bitkin düşmüş. Zaten bu kadar fazla cephede, bu kadar çok düşmana karşı hangi millet dayanabilir ki? İşte bu zor şartlara bu millet uzun zaman karşı koymuş ama artık Anadolu’da ne yiyecek, ne giyecek, ne silah ne de savaşacak erkek kalmış. / Bu millet artık kadınıyla, kızıyla, çocuğuyla, dedesiyle hayın düşmanlara karşı savaşmak zorunda kalmış. Elde silah yok ama onlar kazmalarla, küreklerle karşı koymuşlar. Bu milletin bu kadar bitkin düştüğü bu yıllarda Ruslar da doğu illerimize işbirlikçi hayınlarla birlikte saldırmışlar. İçerdeki hayınlar da bu milleti arkasından hançerlemiş. Kadınlara kızlara olmadık çirkef işler yapmışlar. Millet bu zulme hep birlikte karşı koymuş. Çok insanımız şehit olmuş. İşte o çok şehit veren yörelerimizden birisi de Van ve Bitlis illerimizdir. Bu yörelerde ölümüne bir mücadele verilmiş. Ölenler şehit olmuş, geri kalanlar da düşman eline düşmemek için çoluk çocuk, hasta, ihtiyar yollara düşüp yayan yapıldak daha içerilere göç etmişler. Şehirler adeta ıssız örenlere dönmüş.
Buse-i Mader
Ömer Seyfettin
Bir akşam hemşiremin evindeyim. Dışarıda kar fırtınasının kopardığı çığlıklarla titreyen buğulanmış camlar sanki ılık odanın hararetiyle terliyorlardı... Bir aralık hemşirem, galiba bir iş için sofaya çıktı. Şimdi içeride küçük hemşirezademle, minimini Nermin ile yalnız kalmıştık. O benden bî-haber, sobanın arka tarafında süslü oyuncaklarıyla meşgul idi. Ne kadar bir zaman geçti bilemiyorum, birden giryeyi andırır mühtez, küçük, narin bir sayhacıkla haykırdı, ben deminden beri vâsi bir rehavetle yayıldığım sedirden birdenbire toplanarak “Ne var Nerminciğim” dedim, “ne oldu?” / Biraz sonra kapı açıldı, hemşirem geldi. Nermin güzel ve masum gözlerini münfailâne bana atfederek kucağımdan kaydı. Annesine koştu, elini annesinin dudaklarına götürdü: “Of anne, of...”
Cabur Dağdan Kuş Geliyor'un öyküsü
Anonim
Arap Reşo Urfa’nın Bekkapısı’nın şenliği Arap Halil’in oğludur. Arap Reşo Fransız Harbi sıralarında (1920) yetişen gözü pek bir gençti. Kaysılardan Kör Asnan (İsmail) / adında da can ciğer bir arkadaşı var. Arap Reşo ve arkadaşı, gençliğin verdiği heyecanla birkaç olaydan dolayı meşhur olmuşlardı. Adam döver, yol keserlerdi. Arap Reşo’nun,
Cadı Avı
Anonim
Cadı Avı: Bu efsane, bizzat kendinin yaşadığı seksen dört yaşındaki memur emeklisi kişiden aktarılmıştır. Olay Trabzon ili merkeze bağlı bir köyde 1930'lu yıllarda meydana gelir. Olayı bana anlatan kişi o dönemde köylerinde birçok erkek çocuğun sebepsiz yere öldüğünü söyler. Ve bunu da insan kılığında cadı olarak tabir edilen kişilerin erkek çocukların ciğerlerini yemesine bağlar. O dönemde bir yaşında olduğunu, aynı olaya kendisinin de maruz kaldığını; ancak bir din alimi olduğunu söylediği babasının cadı olarak adlandırılan varlığa suçüstü yaparak bunu engellediğini ve o varlığı yakaladığını iddia eder. Ve bir daha da bu türden olayların köylerinde yaşanmadığını söyler.
Ceviz Oynamaya Gelmiş Odama'nın öyküsü
Anonim
Bu türkü Kayseri dolaylarında, düğünlerde, bayramlarda, türlü eğlencelerde çok sevilip okunan meşhur bir türküdür. Türkünün hikâyesinin Bünyan ilçesi civarında geçtiği söylenmektedir. Bundan ben diyeyim iki yüz, sen de üç yüz sene kadar önce, Kayseri'nin civar dağları, hatta o ulu Erciyes Dağı, taa zirvelerine kadar ağaçlık, ormanlıkmış. Dağlar çamlarla, meşelerle kaplıymış. İnsanlar şimdiki gibi, öyle kış geliyor diye pek tasa etmezlermiş. Niye etsinler ki, yazın tarlaları ekip biçer ambarlara doldururlarmış. Kış gelince de ormanlardan kolayca kesip getirdikleri odunları yakar, gül gibi geçinip giderlermiş. O zamanlar yağ, yoğurt, yumurta da bolmuş. Velhasıl insanlar, bir eli yağda, bir eli balda mutluluk içinde yaşarlarmış... Kayseri'de adı üstünde "Kayzer" yani "Komutan, Başkumandan" şehriymiş. Şehrin etrafı bağlarla, bahçelerle doluymuş. Bugün bile Kayseri'de o bağların kalıntılarını görmek mümkün... Baylar kışı şehirde geçirdikten sonra yazın mutlaka bağ evine taşınıp, yazı bağlarda geçirirlermiş. / Keyfine düşkün olan Kayserililer hâlâ o bağ evlerine gidip eğlenceler düzenlerler... Bu eğlenceler Kayseri ahalisi için vazgeçilmez olmuş. O alışkanlık bugün de devam etmektedir. Yine o zamanlar Kayseri yöresinde çok fazla ceviz ağacı varmış. İnsanlar çuval çuval ceviz toplayıp kışa saklarlarmış... Nerede bolluk olursa orada ucuzluk olur, derler ya; Kayseri yöresinde de o zamanlar ceviz çok ucuzmuş... Kış için toplanan bu cevizler yolların, bellerin kardan kapandığı o soğuk günlerde gençlerin eğlence aracı olurmuş. Yani insanlar ceviz oynarlarmış. O yörede ceviz oyununu çoluk, çocuk herkes bilirmiş ve oynarmış... Kış bastırınca insanlar ne yapsın, ne etsin?... Bir köy odasına toplanırlarmış. Ocakta kuru odunlar çıtır çıtır yanarmış. Bir kenarda kahveler pişer, bir kenarda da ya ıhlamur çiçeği ya da kekik çayı kaynatılırmış. O da güzelce ısınır, gençler sıralanıp otururlarmış. Okur yazar olanlardan yaşlıca birisi, cönklerden Battal Gazi'nin, Köroğlu'nun maceralarından okurmuş. Din sohbetleri yapılır, köyün ulularına bilinmeyenler sorulup insanlar bilgilenirmiş. Bu sohbetler böyle devam edermiş. Köy odasının son faslında ise oyun oynanırmış. İşte bu oyunların en önemlisi, en sık yapılanı da ceviz oyunuymuş. Ceviz oyununu daha çok yirmi ile kırk yaşlarındaki insanlar oynarmış. Daha yaşlı olanlar da, o oynayanları seyredip gençlik günlerini hatırlar, hayal ederlermiş. Oyun kızıştıkça yaşlılar da zevk alırlarmış... Bu oyun için torba torba ceviz getirirlermiş. Oyun bazen öyle uzun sürermiş ki, sabah ezanı okunduğunda bile oyun devam edermiş. Bugün cevizlerin hepsini ütülen bazen ertesi gün üç-beş bin ceviz ütermiş. Bu oyun böyle devam ederken, bir ehli dil çalıp söylermiş "Ağ gelin"den, "Avşar Ağıtları"ndan sıra sıra dizermiş efendim, dizermiş. Böylesine güzel geçermiş Kayseri diyarının kışları...
Cevizliği Kara Duman Bürüdü'nün öyküsü
Anonim
Sevdiği kız Güllü'yü, aracılarla istemeye gönderen Gozurağa İbrahim, maalesef aracıların oyununa gelir. Aracılar, dalavere ile sevdiği kızı ona değil de onunla aynı adı taşıyan başka bir İbrahim'e isterler. İbrahim, sevdiği kız Güllü Hanım'ın başkasına gelin gittiğini duyunca çok üzülür. Düğün günü, sevdiği kızın gelin almasında, Cevizlik denen yerde, bir ceviz ağacının altında kendisini vurarak yaşamına son verir. / Kasabalılar (Konuralp) bu duruma çok üzülürler. Kısa bir süre sonra da bu acı olay üzerine bir türkü yakılır.
Cezayir Türküsü'nün hikâyesi
Anonim
Barbaros Hayrettin Paşa tarafından alınarak Kanunî Sultan Süleyman zamanında Osmanlı hâkimiyetine giren Cezayir, daha sonra Fransızlar tarafından işgâl edilir (1827-1830). Bu işgâl sırasında Fransızlarla savaşan Türk askerlerinden pek çok şehit verilir. Bunlar arasında eski adı Dinar Köyü olan Yaylabağı’ndan gençler de vardır. Şehitlerin yavuklularına, ana babalarına kara haber ulaştığında bütün köylü yasa bürünür ve bu olayın onlar üzerindeki etkileri uzun zaman devam eder. Bu savaşlar sırasında şehit olan Mehmet adlı bir yiğidin nişanlısı kara haberi alınca aklını kaçırmış. Her gün köyün yüksek, ağaçlı tepesine çıkar, yanık sesiyle içli bir şekilde bu ağıtı söylermiş. O da nişanlısının şehit düşmesine dayanamayarak olaydan kısa bir süre sonra ölmüş, köylülerin göz yaşlarıyla öbür dünyaya yolcu edilmiş Barbaros Hayrettin Paşa tarafından alınarak Kanunî Sultan Süleyman zam anında Osmanlı hâkimiyetine giren Cezayir, daha sonra Fransızlar tarafından işgâl edilir (1827-1830). Bu işgâl sırasında Fransızlarla savaşan Türk askerlerinden pek çok şehit verilir. Bunlar arasında eski adı Dinar Köyü olan Yaylabağı’ndan gençler de vardır. Şehitlerin yavuklularına, ana babalarına kara haber ulaştığında bütün köylü yasa bürünür ve bu olayın onlar üzerindeki etkileri uzun zaman devam eder. Bu savaşlar sırasında şehit olan Mehmet adlı bir yiğidin nişanlısı kara haberi alınca aklını kaçırmış. Her gün köyün yüksek, ağaçlı tepesine çıkar, yanık sesiyle içli bir şekilde bu ağıtı söylermiş. O da nişanlısının şehit düşmesine dayanamayarak olaydan kısa bir süre sonra ölmüş, köylülerin göz yaşlarıyla öbür dünyaya yolcu edilmiş
Devrent Deresine Duman Bürüdü'nün öyküsü
Anonim
Türküye konu olan olay, 12 Şubat 1933 yılında bugünkü Buldan-Derbent barajının dolgusu yapılan “Derbent Deresi” denilen yerde meydana gelmiştir. Malum 1933 yıllarında Türkiye’de her beldeye araba, tren gibi ulaşım araçları henüz girmemişti. O yıllarda Buldan’ın Derbent Köyü, Alaşehir ve Sarıgöl taraflarından gelip, Sarayköy ve Denizli taraflarına geçmekte olan kervancıların uğrak yeriydi. Kervanlar Derbent boğazını görmeden geçemezlerdi. Zaten en kısa ve tek geçit burasıydı. / 12-13 Şubat tarihlerinden önce, Denizli’nin Gölemezli köyünden Deveci (kervancıbaşı) Kuru Ali’nin Musa adındaki kişi, Meneviş’in Veli ve Süleyman adlarındaki kişileri de yanlarına alarak Sarayköy’den develerine buğday ve arpa yükleyip Sarıgöl’de boşalttıktan, sattıktan sonra tekrar aynı yoldan Sarayköy’e doğru hareket ederler. Mevsim ise kış, karlı, fırtınalı, tipili bir gün... Kervancılar tam Derbent deresi denilen yere gelmeden, önceleri Buldan ilçesine bağlı Sarıgöl’e bağlanan Baharlar köylüleri ile karşılaşırlar. Köylüler Kervancılara “Kar çok yağıyor, Derbent Boğazından geçemezsiniz” diyerek döndürmek isterler. Onlar da “hayır gideriz” diyerek yola devam ederler. Derbent Boğazı’na iyice yaklaştıklarında kar, boran, tipi şiddetini artırır. Develerin ayakları tutmaz, kaymaya başlar. Köylülerin aklına gelen devecilerin başına gelir ve develerle birlikte uçuruma yuvarlanırlar. Musa , Veli ve Süleyman önce develerini sonra da kendilerini kurtarmak isterlerken vakit bir hayli geçmiş ve gece olmuştur. Kar ve tipiden, soğuktan korunacak yer bulamayıp, develerini de kurtaramadan soğuktan donup ölmüşlerdir. Olayın ertesi günü oradan geçmekte olan Kulalı ayakkabı yolcusu uzaktan bunların ölüsünü görüp Derbent köyüne haber verir. Köye 4–5 km uzaklıkta bulunan “Derbent boğazına” gelen köylüler küreklerle karları aça aça cesetleri bulurlar. Devenin birisinin ayağı kırılmış, diğerleri ise sağlamdır. Musa, Veli ve Süleyman’ın etrafında kargalar (kuşlar) uçuşmaktadır... Kervancıların cesetleri önce Derbent köyüne getirilir. Kimlikleri ve Gölemezli köyünden oldukları iyice anlaşılınca, köylerine götürülerek cesetler ailelerine teslim edilir. Bu acı olay üzerine Denizli, Buldan ilçesine bağlı Derbent köyünden Ayşe ve Fatı adlarındaki kişiler hemen bir ağıt yakarlar. Bu ağıdın sözleri de gün geçtikçe dilden dile, telden tele dolaştıkça, halk arasında yaygınlaşır. Herkes tarafından yıllardan beri söylenip durur.
Elindedir Bağlama'nın öyküsü
Anonim
Halil İbrahim köyün en efendi, en saygılı, halim selim, kendi halinde, kimselere zararı dokunmayan, kimselere karşı art niyet beslemeyen hoş delikanlısıdır. O, böylesine iyidir, hoştur ama babası onun tam tersine çok aksi ve çok inatçı bir adamdır. Zaten köyün varlıklı ve ileri gelenlerinden birisidir, onun aksiliği ve huysuzluğu da biraz da olsa bu varlıklı oluşundan ileri geliyor derler. Oğlan da babasının bu özelliğinden pek hoşnut değildir ama ne yapsın babası işte. Baba olmuş mecburen onun türlü türlü hoş olmayan ve bazen de çok gereksiz huysuzluklarına katlanmak zorundadır. / Babası köy içinde ne kadar hoşlanılmayan özellikleriyle tanınırsa, oğlu Halil İbrahim de o derece sözde, sohbette aranan, yokluğu hissedilen bir gençtir. Hele köyün kızları bu kendi halindeki pırıl pırıl köy delikanlısını hiç hayallerinden çıkarmazlar. Halil İbrahim, köyde birçok köy dilberinin rüyalarını süsleyen birisi olmuştur. Zaten iyice büyüyen Halil İbrahim de son zamanlarda yüreğinin sızım sızım sızladığını bilmektedir ama bilmek bu sızıyı dindirmemektedir. Artık onun da uykuları kaçmış, derin hülyalara dalmak onun için sıradan iş olmuştur. Nazlı bir köy güzeli ona uykularını dar etmiştir. Fakat oğlan bunun çaresini nasıl bulsun. Kime derdini desin, kimden sual etsin. Onun için gece gündüz uyumadığını Kezban kıza kim iletsin. Oğlan zaten mahcup birisi. Bu utangaçlıkla kimlere sırrını açsın bir türlü bilememiş.
Elma
Ömer Seyfettin
–Ali Canip Beye– / Âteşin, hummalı, şedit muhabbetler iftirak sız bir vefa bağının yakarak yelpazeleyen hararetli kanatları altında söndükten sonra, aşkın o nûşin ve muhrib heyecanları, fasılasız nöbetleri ebedî ve mutlak, saf bir sahiplenmeyle tatmin ve tedavi olunduktan sonra duyulan nekahat dinginliği... Ah, bu, hayal yorgunluğu ne kadar mahzun ve tatlıdır, bilir misiniz? Biz de Süzun'la, bu sahih ve genç aktrisle günlerce, haftalarca, aylarca, hatta yıllarca seviştikten sonra yorulmuş, hastalanmış, bitap kalmıştık. Evvelâ yataklarımız, sonra odalarımız ayrılmıştı. Artık geceleri geç vakte kadar benim odamda beraber oturuyor, ben yarın dershanede talebelerime yazdıracağım notlarla, meselelerimi tertip ile uğraşıyor, o daima müteheyyiç ve mütelezziz olmak için sevinçli sevda ve seks romanlarını mütalâa ya dalıyordu. Mâhazâ ayrılamıyorduk... Tedfin ettiğimiz mukaddes aşk hatıralarının matemi bizim için o kadar muazzezdi ki, bir gecelik iftirak kurtuluşu mümkün olmayan bir vicdan azabı bırakacak bir günah olabilirdi. Yemeklerimizi karşı karşıya yerdik. Ve bizi samimî ve sade soframızda bir yabancı görseydi, mutlaka bunamış iki kardeş zannedecekti. Evet, aşkla ihtiyarlamıştık. Ruhumuz sanki mefluç idi. İşte yine bir sonbahar akşamı ufacık yemek odamızda sade yemeklerimizi batî bir sükûn içinde yiyorduk. Küçük, billur yemişlikten iri ve kırmızı bir elma almış, bıçağımla soyuyordum. Nasıl oldu bilmem, gözüm Süzun'a kaçtı. Gittikçe bana uzun görünmeye başlamış olan narin burnu sanki daha ziyade uzamış, kaşları daha ziyade incelmiş, boynu daha ziyade zayıflamıştı. Ve gözlerini garip ve şedit bir dalgınlıkla soyduğum elmaya dikmiş, kırpmadan bakıyordu. Gayri ihtiyarî sordum:
Erciyes Dağı'nın Karını Kantar mı Tartar'ın öyküsü
Anonim
Çellov, Pınarbaşı’na gelir, bir Çerkez beyinin yanında bir süre yanaşma olarak durur. Daha sonra Kayseri’ye yerleşir; bir ustanın yanına çırak olarak girer. Evlidir, güzel de bir karısı vardır. Aradan bir süre geçer. Ustası Çellov’un karısına göz kor. Tazeyi zorla ayartır. Bunu öğrenen Çellov, ustasına hak ettiği cezayı vermek için doğru köyüne koşar. Abisinin silahını alır, şehre döner ve ustasının canını cehenneme yollar, arkasından da omuzladığı silahıyla dağa düşer. Zalime cezasını verir, mazluma ve masuma peresenk olur. Varsıldan alır yoksula verir. Haksızlığı, adaletsizliği, zulmü gücü yettiğince cezalandırır. Topluma olan kırgınlığını, kızgınlığını, onun bir kesimine elinden geldiğince yardım ederek kendini avutmaya çalışır. Üstüne gönderilen hükûmet kuvvetlerine karşı, iyilik ve yardım ettiği kesim onu korumaya, saklamaya çalışır.
Evlerinde Bir İpekten Halı Var'ın öyküsü
Anonim
Yester ölmüş kalkın gidek mezara / Manocular erken çıkar pazara
Evlilik Başa Bela'nın öyküsü
Anonim
Eski zamanlarda Urfa’da zengin bir tüccar varmış. Bu tüccar gayet dürüst ve alış verişi sağlam bi kimseymiş. Evlenmiş, gelin geldığtan soyna tüccarın umduğu kimin çığmamış. Gelinin ahlâkı çok düzgün olduğu kadar o derece çirkinmiş. Kocasına çirkinliğını örtmağ üçün çok itaat edermiş. Fakat tüccar bi türlü bu geline kaynamamış. Anasına babasına da bi şey söliyememiş. Dayma düşünürmüş. Bunun da sebebi, öteden belli Urfa’da bir âdet vardır, oğlan evlenmağ çağına geldi mi, oğlanın anası ve babası oğullarını evlendirmağ üçün, konuşur karar verirler. Bu hususta kızın gözellığı aranmaz. Kızın aslı, huyu aranır. Onun üçün bi çok gençler evlendığtan bi müddet geçtığtan soyna boşanmışlar. Bu tüccar avradından bi zevk almadığı üçün erken kağar kahveye gider. Bi gecesinde kendinden her zaman erken gelen bir müşteriye, “Yahu ben ne kadar erken gelmag istisem seni benden evvel gelmiş göriyem. Bunun sebebi nedir?” O müşteri de heç tereddüt etmezden. “Kardaş benim iki tane avradım var. Seher oyanır oyanmaz birisi sakomu geydiri, biri şalvarımı geydiri. Ayakkabım zatan çütlenmiş hemen geyip erken burıya geliyem.” Tüccara sen ne acep dayma ikinci olisan demiş. Tüccar da başından geçen meseli aynadır. Müşteri, “Allah işi rast getire. Sen de bir daha evlen, bi avrat daha al. Benim kimin rahat edersen,” demiş. Bu nasihat tüccarın kafasına yatar, eve geldığında avradından gizli olarağ meseli anasına aynadır. Anası, babasından konuşur. İkisi de karar verirler. Tanınmış bi ailenin gözzel bi kızını alırlar. Tüccar ikinci defa evlenir. Bu gelen ikinci gelin de her ne kadar gözzelse de huyu o derecede kötümüş. Küçük gelin eve gelince her gün böyük kumasınan aralarında gece ve gündüz çekişmağ devam eder. Tüccar eski hâlini ararsa da bulamaz ve ikinci evlendığına pişman olur. Gene kahveye devam eder. Kahveye geldığında her gece kendinden evvel gelen o müşteriyi bulamaz ve o müşteri ikinci olur. Müşteri, tüccarın gendinden evvel geldığını görür görmez herlı olsun der. Demağ sözümü tuttu. Tüccar mukabele olarağ: “Allah yurdu yuvayı dağıda, sen seni ataşa attığı yetmez beni de ataşa attı,” der. Tüccarın ikinci defa evlendığına arkadaşlarının haberleri olur. Evdeki geçimlerini ve durumlarını sorarlar. İşte o zaman tüccar bu türküyü dile getirir: / Şaşırdım ben nedeyim, der. Arıya bi kaç ay koduğtan soyna, bi şey mahana ederağ ilkin böyüğünü soyrada küçüğünü boşar ve başka bi kıznan evlenip mırazına kavuşur. Yidi içti mırazına geçti, siz de yiyip içip mırazıyıza geçesiz.
Ferahi'dir Kızın Adı'nın öyküsü
Anonim
Şu bizim Milas, tarih boyunca iki uygarlığa başkentlik etmiştir. İlkin Halikarnassos’tan önce Karya Krallığına, daha sonra da Menteşe Beyliğine. Menteşe beylerinden Yakup’un oğlu İlyas, av meraklısı, dağlar sevdalısıymış. Silahını omuzladığı gibi, dağlara düşermiş. O dağ senin, bu dağ benim. Hani, bizim Muğla’mızın dağları da dağdır ha. Adam, avcı olmasa bile aç kalmaz Muğla dağlarında. Mevsimine göre çıntar toplar, közde kebap edip yer. Mersindi, çilekti, geyik elmasıydı, harnuptu, incirdi, doyurur karnını. / Sözün akışını değiştirmeyelim, İlyas Bey’den bahsediyorduk. İlyas Bey, bir yaz günü Muğla dağlarında av ardında koşuyormuş. Göktepe dolaylarında olacak, dünya güzeli bir Yörük kızına rastlamış. Yörükler yazı yaylada, kışı yazıda geçirir. İlyas Bey, bu becene dağ başında bu güzeller güzeliyle karşılaşınca şaşırmış. “İn misin, cin misin?” diye sormuş. Kız, “Ne inim ne cin! Sencileyin bir insanım” demiş. İlyas Bey tekrar sormuş, “Peki, ne arıyorsun bu dağ başında?” Kız karşılık vermiş. “Kuzularımı, oğlaklarımı güderim. Ya sen?” “Ben mi?” demiş bey, “Av avlayıp kuş kuşlardım ki; bugün bahtım karşıma seni çıkardı. Adın ne senin?”
Fidayda (Hüdayda)'nın öyküsü
Anonim
Hüdayda, adını, Ankaralı güzel bir kızın adından alan bir türküdür. Ankara’nın en güzel kızının ismi Hüdayda. Dünyalar güzeli bir kız ki, cemali aya benzetiliyor, kaşı gözü bembeyaz teniyle tarif edilemeyecek kadar güzel bir kız. Ankara’nın bir Garip Alisi Gökçiçek çiftliğinin yanındaki bir derede atını sularken bu kızı görür ve âşık olur. Sonra bu güzeller güzeli kız Polatlı ile Haymana sınırları arasında bulunan çok zengin bir çiftliğin ağasıyla evlendirilir. Ancak, Çiftlik ağası bilinmeyen bir nedenle başkası tarafından öldürülür fakat bu suç Garip Ali’nin üzerine atılır ve Ali hapse düşer. Kız da Garip Ali’yi sevmektedir. Sevdiğine kavuşamayan Garip Ali’nin mücadelesini anlatır bu türkü. Bu sevda bu mücadelenin Keskin dolaylarından Karaşar ve Koç dağlarına kadar uzanan bir aşk hikâyesinin öyküsüdür. / Bağlantı bölümünün sözleri: “Fidayda da Ankaralı Fidayda” olarak okunmaktadır. Fidayda sözcüğünün aslı «Hüdayda”dır. Hüda’dan gelmektedir. Bilindiği gibi Hüdai Anadolu’da erkek adı olarak kullanılmaktadır. Ali’nin Aliye’ye dönüştüğü gibi Hüdai’de Hüdaiye’ye dönüşmüştür. Hüdayda, Hüdaiye’nin halk arasında söylenişidir.
Fon Sadriştayn’ın Karısı
Ömer Seyfettin
O gün İstanbul'da kalsam bile hiçbir iş yapamayacaktım. Müthiş, acı, anlatılmaz bir sinir nöbeti yine beni kıvrandırıyordu. Bu korkunç hali bilmeyenler ne kadar mesutturlar! İnsanın birdenbire bütün ümitleri, bütün zevki, bütün neşesi kaybolur. Gözünün önünde hayat, hava, ufuk, her şey kararır. Dostlar düşman görünür. Sevgililerden nefret edilir... Ben işte bu sinir denilen ateşsiz cehennemin içine düşünce kendimi kırlara atarım. Tenha korular, sevinçli mazilere benzeyen gölgeli yollar, dallarda geçmiş bir saadetin canlı hâtıraları gibi uçuşan kuşlar bana ilâhi bir teselli füsunuyla tesir eder; hafiflerim. Beynimdeki ağırlık yumuşar. Şakaklarımın ateşi söner. / O gün yine böyle perişan bir haldeydim. Hafiflemek, beynimdeki granit ağırlığı yumuşatmak, başımın kaynayan hararetlerini söndürmek için bir Boğaziçi vapuruna atladım. İlkbahardı. Tatlı bir rüzgâr esiyor... Vapur ilerledikçe aklım başıma geliyor gibi oluyordu.
Forsa
Ömer Seyfettin
Akdeniz'in, esâtir yuvası nihayetsiz ufuklarına bakan küçük tepe, mini mini bir çiçek ormanı gibiydi. İnce uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor, ilkbaharın tatlı rüzgarlarıyla sarhoş olan martılar, çılgın naralarıyla havayı çınlatıyorlardı. Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa bir duvarın ötesindeki zeytinlik, ta vadiye kadar iniyordu. Bağın ortasındaki viran kulübenin kapısız medhalinden bir ihtiyar çıktı. Saçı sakalı bembeyazdı. Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi. Elleri, ayakları titriyordu. Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı, baktı. / — Hayırdır inşallah! dedi.
Fırat Kenarında Yüzen Kayıklar'ın öyküsü
Anonim
Kuzeyden doğru kıvrıla kıvrıla Güneye, Doğu ve Güney ovaları topraklarına hayat ve bereket veren, boz bulanık akan Fırat Nehri ile kaderlerini birleştiren Anadolu insanının / öyküsüdür. Öykü şöyle başlar: Fırat Nehri Elazığ ve Malatya illerini birbirinden ayıran tabii bir sınırdır. Elazığ ve Malatya ovalarında kıvrıla kıvrıla akarken insanların kaderini de etkiler. Çünkü bu nehrin kıyısında küçük köyler ve yerleşim yerleri vardır. Fırat, bu insanların kaderidir, suyudur, ekmeğidir, kısacası hayatıdır. Bahçeler onunla sulanır. Aşlar onun suyuyla pişer. Esvaplar onunla yunulur... Hayat, güneşin doğuşuyla başlar ve yine batışıyla Fırat da uykuya dalar.
Gara Camışları Vurdum Bayıra'nın öyküsü
Anonim
Palandöken Dağı’nın kuzeyini ve batısını, yaylaların yükseğine oturmuş bir ulu ova kaplar. Adı türkülere nakşedilmiş bu ovaya Erzurum Ovası derler. Bir zamanlar bu ova etraf illerin çayır ihtiyacını karşılarmış. Ovanın geniş bir bölümü sazlıklarla kaplıymış. Bu sazlıklarda bin bir çeşit kuş yaşarmış ve bu sazların kurusu ile Erzurum'un hamamları yakıt ihtiyacını giderirmiş. İnsanlar at arabaları ve kağnılarla şehre kuru saz taşırlarmış. Yani bu ova kuşları, suları, çayırları ve çimenleriyle görülmeye değer ender yerlerden biriymiş. Geniş çayırlıklar hem göçerlerin hem de yerli halkın hayvanlarının otlattığı verimli arazilermiş. Hem sulak hem de bol çayırı olan ova köylerinde camız sürüleri de varmış. Camızın sütünden çok hoş yoğur yapıldığı için, yoğurdu ve peyniri pek seven yöre halkı camız beslemeyi de severmiş. Camızlar suyu çok seven hayvanlardır. Sıcakta suya girdi mi bir daha çıkmak istemezler. Fakat kötü özelliklerinden birisi de çok inatçı olmalarıdır. Bilindiği gibi, camızlar kavgaya tutuştular mı, işte bu inatçılıkları sebebiyle, onları birbirinden ayırmak oldukça güçtür, hatta imkânsızdır. Camız sürülerine sahip olanlar ve camız çobanları, onları ayırmanın bazı uygulamalarla mümkün olabileceğini söylerler. Bunlardan birisi de kızgın camızların yüzlerine doğru tazyikli su göndermektir. Bir diğer yol ise en çok geçerli olan da bu yoldur, bu hayvanları güden çobanın, araya girmesidir. Çünkü camızlar çobanlarına veya kendilerinin alışık olduğu kişilere karşı çok itaatkar imişler. / İşte günlerden bir gün, korkulan hadise vuku bulmuştur. Bir yaz günü güneş yaylaları iyice ısıtmış; ovalara da sarı sıcak çökmüş. Camızlar da o gün çayırda otlamışlar, karınlarını iyice doyurmuşlar ve sıcak basınca otlağın yakınındaki küçük suyun başına gitmişler. Kana kana içip bir güzel susuzluklarını gidermişler ve sonra da girip yatmak
Gelin Oldum Karabel'in Eline'nin öyküsü
Anonim
Karabel, Arguvan’ın Şotik köyüne yakın, Sivas’ın Divriği ilçesine bağlı bir yerleşim yeridir. Burayla ilgili olarak 70-80 yıl kadar öncesine uzanan bir öykü anlatılır: Bir ailenin on iki yaşlarında bir oğlu vardır. Anası yaşlıdır ve işlerini çekip çevirecek birine ihtiyaçları vardır. Yakın, karşı köyden akrabalarından birinin kızını oğlana alırlar. Ancak oğlan daha oyun yaşındadır, evli olduğundan sanki de habersizdir. Çevredekiler “Küçük bir çocuğun karısı” diye ya da “Sen mi çocuğun kocasısın, yoksa çocuk mu senin kocan” diye alay ederler. Gelin ise bu duruma çok içerlenir, derdini de kimselerle paylaşamaz. Durumu yazgısı olarak görerek kabullenmeye çalışır. Türküyü kız, yayladayken söylemiştir. Bu olay üzerine türkünün yöreden dışarıya yayılması, türküyü dinleyen Arapgir’de berberlik yapan Mustafa’nın birçok ortamda söylemesi ile olmuştur.
Giresun Üstünde Vapur Bağrıyor'un hikayesi
Anonim
Eşref Gedikali 1905 yılında o zamanki adıyla Abdal diye bilinen Piraziz ilçesinde dünyaya gelir. Dönemin sayılı ailelerinden Gedikalizadelere mensup imiş. Ağabeyi Murat Gedikali ile babasından kalan fındık fabrikasını işletir. / Kişilik olarak son derece sosyal, yardımsever, cömert, yakışıklı, iyi giyimli, halk tarafından sevilen Eşref Bey, 1933 yılında fabrikasında muhasebeci olarak çalıştırmak için Hakkı isimli bir kişiyi işe alır. Hakkı'yı geniş yetkiyle donatır. Ancak, bir süre sonra fabrikada çalışan bayan işçiler Hakkı'yı Eşref Bey'e şikayet ederler. Hakkı'nın kendilerini rahatsız ettiğini ve kendi çalıştıkları bölüme gelmemesini talep ederler. Eşref Bey, Hakkı'ya kadın işçilerin çalıştığı bölüme girmemesini sıkı sıkı tembih eder. Ancak, kısa bir sonra Hakkı'nın, yine o bölümde dolaştığını görerek kendisini sert bir dille uyarır.
Hanımın Yollarına'nın öyküsü
Anonim
Bir Hatice vardı. Tünenün Hayri vardı. Hayri Hacerle evlenmiş. Hayri askere gidince, Gadir onu almış. Hayri gelince herif ona bişey demiş. Hayri’yi kızdırmış herif. Hayri gecelerün birinde böyle gelip ateş yakmış. Demiş ki gapıları çencikleyip herifi içeride yakacağıdım demiş. Ben o zaman ufadım güneyde dururdum o zaman. Şimdi Hava dünürünü çağırıyi. Hava orada çağurukene gaynana geliyi herife gapuya atıyı. Duman bürüdü ortalığı. Köy böyle ha ben çok ufağım. Uy anağım öyle tutuştu ki iğne atsan görüniyi. Böyle eve daldı. Orda ev yandı, söndü. Uyy Hava ağlıyı, ağlıyı. Ateşin içinde taslar hep görüniyi. Köylü orada toplandı. Ben gorkudan bir hafta geçemedim. Ateş böyle mangallandı durdu yanıyı köz hiç kaçmadı. Köylü toplandı evi yaptıla toplandı yaptıla. / Günlerden birinde Hayri dutulmuş. Hayri’yi yakalamışlar, gaçuruken de herali vurmuşlar. Hayri yaralanıyı. Hayri salla geçerken.
Hastane Önünde İncir Ağacı'nın öyküsü
Anonim
Çok eskilerden kalmış bir adetimiz vardır. Gerçi bu adeti eskiden de çok uygulayan yoktu ama az da olsa bu gün bile, bu göreneğe uygun kız verip, oğlan evlendirenler var. Bu göreneğe göre komşu, hısım ya da akraba çocuklarından aynı yaşlarda olan, bazen de aynı hafta ya da günde doğan bir kız bebeği ile erkek bebeği, beşik kertmesi yaparlarmış. Yani o anda kızın da, oğlanın da ailesi büyüyünce bu çocukları birbirleriyle evlendireceğiz diye, daha beşikteyken çocukların hayat yolunu çizerlermiş. Artık bu tür uygulamalara, özellikle okur-yazar insanlar arasında rastlanmamakta ama kırsal kesimlerde yine de hâlâ yaşatılmakta... / Yozgat'ta, iki komşu, çocuklarını beşik kertmesi yapmış. Aradan yıllar geçmiş, çocuklar büyümüş evlilik çağına gelmiş. Oğlan, düğün yapamadan askere gitmiş. Fakat genç, askerde ince (verem) hastalığa tutulmuş. Hava değişimi alıp Yozgat'a ailesinin yanına, istirahat etmeye gelmiş. Kız tarafı da oğlanın ince hastalığa tutulduğunu öğrenmiş. O zamanlar bu hastalığın tedavisi yokmuş ve bu hastalığın bulaşıcı olduğu bilinirmiş. Oğlan, evlerinde istirahata çekilmiş. Kız tarafından hiç kimse ne hoş geldin, ne de geçmiş olsuna gelmemiş. Kendileri gelmediği gibi kızlarını da göndermemiş. Fidan gibi genç, günden güne mum gibi erimiş de erimiş. Oğlanın anası da babası da bu durum karşısında çok üzülmüş. Zaten çok da fakirlermiş. Kız tarafına yalvarmış, yakarmışlar, araya hatırlı kişiler koymuşlar "Ne olur oğlumuz sözlüsünü uzaktan da olsa bir kez görsün. Belki morali düzelir de hastalığı da iyileşir" diye günlerce dil dökmüşler. Kız tarafı Nuh demiş de peygamber dememiş... Kız tarafı "oğlan tedavi olsun, iyileşsin bakalım. Ondan sonra kızımızı, oğlunuzla görüştürürüz" demiş. Bu arada genç İstanbul'a, rapor aldığı hastanede tedavi olmak için yola çıkmış. Uzun süre hastane de yatmış. Ne geleni olmuş ne de gideni. Hastalığı da gün geçtikçe ağırlaşmış... Oğlanın gözünde, gönlünde anası, babası, hele nazlı sözlüsü tüter olmuş. Günlerce, hastanenin balkonuna çıkıp etrafı seyredermiş. Yine bir gün etrafı seyrederken, aklına sıla düşmüş; yar düşmüş. Bir ara gözü hastanenin bahçesindeki incir ağaçlarına ilişmiş. Almış bir kağıt kalem ve o titreyen, kalemi bile zor tutan elleriyle bir şiir yazmış. O günden sonra bir ay bile geçmemiş hastanede ölmüş. Bu haber Yozgat'taki ailesine ulaşmış. Gencin ailesi çocuklarının cenazesini fakirlikten dolayı Yozgat'a getirememiş. Cenazeyi İstanbul'da toprağa vermişler. Hastaneden, eşyaları ile şapkasının içine sakladığı bu dizelerle süslü kağıtları ailesine teslim etmişler. Fakir aile, çocuklarının bu dizelerini okuyup okuyup dertlenmiş… Gözyaşları sel olmuş... Evlatlarının kaleminden dökülen bu mısralar daha sonra içli bir türkü olup, yurdun dört bir yanında söylerin olmuş.
Hediye...
Ömer Seyfettin
Üç gündür içimde öyle bir heyecan-ı arzu var ki bunu ve sebebini bir türlü tefsir edemiyordum. / Teskin-i asabiyete muvaffak olamıyordum. En nihayet –zevcimin is’âf-ı hevesime mazhar olamamaktan tevellüt edecek hüzün ve kederi iyice bildiğim halde– karar verdim. O akşam memuru bulunduğu bankadan her vakitki gibi, yine yorgun ve ter içinde geldiği zaman mutat olan buse-i muhabbetimi takdim etmeden “Bir gül!” diye haykırıverdim.
Hem Okudum Hem Yazdım'ın öyküsü
Anonim
Çorum köylerinin birinde, Hatice diye bir kız yaşarmış. Köyün fakir ailelerinden birinin kızı olan Hatice’nin çocukluğu yokluk ve darlıklar içinde geçmiş. Hatice, rençperlik eden ailesine koyun davar güderek yardım edermiş. On beş yaşına geldiğinde acı bir tren kazası sonucu annesini ve babasını kaybedince köyün ağalarından Eşref Ağa”nın çiftliğine ırgat olarak gitmiş. Gel zaman git zaman Ağanın öteki ırgatlarından İsmail’e sevdalanmış. Kara sevda derler buna ferman dinler mi hiç? İsmail ile Hatice evlenmeye karar vermiş. İsmail gidip derdini ağaya açmış: “Ağam bizi evlendir, kulun kölen oluruz” Sözü uzatmayalım. Ağa bu iki genci evlendirmiş. Günler, aylar hatta yıllar geçmiş... Hatice ile İsmail’in çocukları olmamış. Hocaya gitmişler, okutup üfletmişler fakat nafile. Nihayet tam yedi yıl sonra bir çocukları olmuş İsmail ile Hatice’nin. Mutluluktan deliye dönmüşler. Küçük çocuğun adını Mehmet koymuşlar. Gel gelelim kara talih gülmedi mi insanın yüzüne, öyle gülmez gidermiş... Bir gece Mehmet aniden hastalanıp ölmüş ve olanlar olmuş... Bir kez daha kararmış dünyaları Hatice ile İsmail’in... On beş günlük yavrusun beşikte cansız yatarken Hatice gelin göz yaşları içinde bu türküyü yakmış.
Kalk Gidelim Haco Gelin Bu El Bize Yaramaz'ın öyküsü
Anonim
Haco (Hacer) gelin, Barak ovasının bir köyünde doğmuştur. Bu ovanın insanı genellikle kara yağızdır. Güzelleri siyah saçlı kara kaşlı, kara gözlü olur. Haco gelin ise sarışındır. Onu görenler cerene benzetirler. Ceren, dişi geyik anlamındadır. Daha on beşinde iken tüm Barak ovasında güzelliği ün salmıştır. Haco gelini, komşu köylerden tanınmış bir ailenin oğluna isterler. Kızın babası: “Ağalar, ben kızımı nazlı büyüttüm hiç kusura kalmayın, senin gibi bir babaya da yakışır mı demeyin. Haco’ya sormadan size he demem” der. Anası, kızının ağzını arar. Kızı, başını öne eğip evet der. Başlık kesilir, pazarlık yapılır ve çeyizi oğlan evine gider. Haco düğün günü, gördüğü ve sevdiği gence değil, onun ağabeyine gelin gittiğini öğrenir ve ağlamaya, sızlanmaya başlar. Gelip ne olduğunu sorarlar. Haco’nun küçük oğlana varmak istediğini öğrenince de babasına bildirirler. Babası da oğlan evine “Kızın gönlü küçük oğlanda, ben kızımın gönlünü yıkmam” der. Bunun üzerine Haco’yu küçük oğlana gelin ederler. Düğün günü gelir çatar. Düğün kurulur. Oğlan evi Haco’yu almaya gelir. Gelin atla götürülürken, düğün alayının başında bulunan güveyin ağabeyi şeytana uyar ve aklından “Bu güzel Hoca benim avradım olacaktı, şimdi kendi elimle kardeşime yâr etmeye götürüyorum” diye geçirir. Ve cebinden çıkardığı yaylı bıçağı, atın üstünde salınan nazlı Haco’ya iki kere saplar. Gelin atın üstünden düşüp oracıkta kalır. Muradı gönlünde kalıp, dünya evine girmeden göçüp gider. Bu olaydan sonra Barak köylerinde Haco gelin üstüne bu türkü söylenir.
Kara Çadırın Kızı'nın öyküsü
Anonim
Urfa havalisindeki aşiretler arasında dolaşan halk şairleri vardı. Bu şairler aşiret reislerinin çadır odalarında rebab çalıp gördüğları gözzel kızları ve genç delikanlıları metheder, onların üzerine türkü söylerlerdi. Günün birinde Urfa’nın Tektek dağlarındaki bir aşiret reisinin çadırına bu rebab çalan şairler uğrayıp iki üç gün mısafır olmuşlardır. Oda kısmında olan cemaatı eğlerlerdi. Bazen harem tarafına da geçerlerdi. Uğradığları aşiret reisinin çok gözzel bi kızı varmış. O ülkede o kızın gözellığı dillere destan olmuş. Şairler bu kızı görmüşler. Bu şairler bazen Suriye ve Irak tarafını da dolaşırlarmış. Suriye’ye geçtığlarında gene bi aşiret reisinin çadırına mısafır olmuşlar. Ordaki aşiret reisinin yakışıklı, gözzel, igit bi oğlu varmış. Oğlan da her gece çadırın oda terefinde babasının yanında otururmuş. Bu şairler Urfa tarafında gördükleri aşiret reisinin kızının gözzellığından rebab çalarken bahsederler. Oğlan kızın gözellığını duyunca görmezden şairlerin vasfına göre aşık olur. Bu şairlerin kalacağı belli başlı yerleri yoktur. Bunlar aşiret çadırlarını dolaşarak geçinirler. Aradan birkaç ay geçtığtan soyna tekrar Urfa tarafına geçip eski misafır oldukları kızın babasının çadırına misafır olurlar. Bu sefer oğlanın gözzelığından, igitliğinden rebab çalarak bahsederler. Kız da harem kısmında bu methiyeyi dinler ve o da oğlanı görmezden âşık olur. Her iki gencin de aşkı gizlidir. Aradan bi müddet geçince oğlan babasına der ki: “Baba benim göynüm bazı aşiretleri gezmağ ve görmağ isti. Eğer müsaade edersen seni sağlığıda bunları gezip görüm.” Babası razı olur ve der ki: “Yalavuz getme. Bikaç arkadaştan beraber get.” Oğlan razı olmaz, yalavuz gitmağ ister. Babası oğlunun nazına dayanamaz izin verir. En eyyi atlardan bi at hazırlanır, yeteri kadar haşlığ verir, zamanın silahı ne ise kılıç ve mızrakını alır, Urfa tarafına methini duyduğu aşiret reisinin kızının bulunduğu ülkeye doğru yola revan olur. Epeyi gettiğtan soyna böyük bir obaya ve kalabalığa bir aşirete ulaşır. En böyük bi kara çadıra misafir olur. Reisin azapları oğlanı karşılar, atının başını tuturlar. Şahsına layığ bi şekilde yer gösterip oturttururlar ve lazım gelen hörmeti gösterirler. İkindinden soyna obanın kızları koyunları sağmağ üçün beriye giderler. Reisin kızı da kırmızı fermenesini geyip kızlarnan birabar beriye gitmağ üçün kafileya katılıp ve çadırın oda kısmının ögünden geçerken oğlanın gözü kıza ilişir. Bağar ki şairlerin methettiği kız buymış. Sevinir aradığı kızı bulduğu için. Allah’a dua eder. Kız da geçerken oda tarafına bağar. O da oğlanı görür o da sevinir. Gece olunca oda dağılır, herkes çadırına gider. Kızın babası oğlanın şanına layığ bi kat yatağ serilmesini emreder. Oğlan da hazırlanan yatağa girir ve kızı hayal eder. Gece epey geçtığtan soyna bi de bağar ki yorgan açıldı yatağın içine bir kız girdi ve boynuna sarıldı. Oğlan kızın maşukası olduğunu aynar ve der ki: “Eviy yığıla nasıl bıra geldi?” Kız mukabelede bulunur: “Koruğma geldiğimi kimse görmedi.” İki maşuğ birbirine kavuşunca epeyce sohbet ederler. İkisi de yuğuya geçerler. Sabah olur. Oda gahvecisi odaya sebeh gahvesini hazırlamağa gelir ve gahveyi hazırlar. Oba halkı da ikili üçlü gahve içmağ üçün odada toplanırlar. Cemaat çok olunca konuşmağalar başlar. Cemaatin sesinden oğlan oyanır. Kızın babası da odaya gelmiş ve yerinde oturmuştur. Oğlan kalabalığın sesini işitir ve sessizce kızı oyadır ve der ki: “Geldiğ duyulursa babay ikimizi de öldürür.” Kız oğlana: “Sen hiç telaşlanma, yorganı arala karşı tarafta oturan şahsın yüzünün rengini, tavrı hareketinin nasıl bi igit olduğunu biye söyle.” Oğlan yorganı aralar, karşıla oturan genci süzer ve şekli şemalini kıza aynatır. Kız o gencin nişanlısı ve emmesi oğlu olduğunu söler. Oğlan büsbütün şaşırır: “Şimdi halımız nolacağ” der. İki de bir de kahveci reise: “Misafırı oyadım mı artığ, yuğusunu almıştır.” der. Reis toğanma, gençtir; uzun yoldan gelmiştir, yatsın der. Kız oğlana: ”Benim örüklerimi avucida topla yorğanı arala karşıda oturan gence. Yanı emmim oğluna göster ve yapacağı hareketi biye söle.” Oğlan kızın dediği kimin yapar ve emmisi oğlunun hareketlerini kıza söler. Kız: “Ne yaptı?” der. Oğlan der emmi oğlu bir müddet düşündüğtan soyna elini buyuğuna attı. Kız sevinir ve “Heç merak etme” der, “kurtulduğ” eğer elini kılıcına atsaydı ikimiz de öldürürdü. Kızın emmisi oğlu bu halı gördüğten soyna biraz düşünür cemaata seslenir. Cemaat sesini keser ve oğlanın ne deyacağını dinnemağa başlar. Oğlan der; “Biz bu obıya geleli kaç gün oldu?” Bazısı der 35 bazısı der 38, bazısı da 40 gün olduğunu söler. Kızın emmisi oğlu der: “Biz bu obıya hereketimizde oba ve mera aramağa üçün daima sizden yarım saat veya bi saat ilerdedim. Yolda bi ğarabıya urğadım. Garabada beni bi sözüm cemaatten çığarı bi it kaptı. Herhal o it kudurğamış hesap ettim bögün kırk gündür. İşte bundan kudurdum.” Kılıcını çeker cemaatın dağılması üçün ve namussunu kurtarmağ üçün cemaata saldırır. Ögüne gelen adamlara kılıcın ters terefinen vurmağa başlar. Çadır iplerine de kılıcın keskin terefinen vurur. Oda boşalır. Gayesi çadırın içinde kemsağ bırakmamak. Tam bu esnada oğlanın bibisi durumdan şüphelenir. “Bu işin içinde bi iş var” diye gerçeği öğrenmağ üçün çadıra girerken, bu yiğit durumu anlayan bibisinin başını bir vuruşta uçurur. Oğlan bibisini öldürür ki gerçek ortaya çıkmasın. Kız bu kargaşadan yararlanarak hemen harem terefine kaçar. Hiç kimse bu davadan bişey aynamaz. Aradan yarım saat geçtığtan soyna ipleri yengiden bağlarlar ve çadırı kurarlar. Kızın emmi oğlu bayılmıştır. Tütsü yapıp ayıldırlar. Cemaat yengiden toplanır mısafır da oyanır. Kızın babası özür diler: “Oğlum kusura bağma bizde adettir mısıfırdan üç güne kadar bişey sorulmaz fakat sen hoşuma getti, terbiyey hoşuma getti onun üçün sormağ mecburiyetinde kaldım. Atıya bağtım çok eyyi, geyimiye, silâhlarıya bağtım çoğ eyyi. Aynadım ki bizden daha üstün bir aşiret reisinin oğlusan. Acaba buraya gelişiyin sebebi nedir?” Kızın emmisi oğlu emmisine: “Bu gencin gelişinin sebebi ancağ bizden bi kız istemağ ve evlenmağ olabilir. Misafır olan genç böle bi niyeti olmadığını ve filan aşiret reisinin oğlu olup babasının sağlığında gezip, aşiretleri görmağ olduğunu söler. Kızın babası kardeşi oğluna oğlum eyyi konuşti amma benim bi tek kızım var onu da siye nişanlamışam. İkinci bi kızım olsaydı onu da bu gence verirdim. Kızın nişanlısı ben bu genci çoğ sevdim ve nişanlımı buna bağışladım der. Emmisi de kabul eder böyük bi düğün hazırlığına girişir. Kızlan oğlanın nikâhını kıyarlar. Yedi gün yedi gece toy düğün edip iki genci mırazlarına kavuştururlar. Bölece iki aşiretin namusunu kurtarırlar. Aradan on beş gün geçer kızın babası güvegisine bi kaç köle, iki üç sürü koyun, dört beş tane at ve bi kaç deve, aşirete de ikramda bulunurlar. Bu şekilde oğlanın babasının muhitine yollarlar. Oğlan bu türküyü o zaman dile getirir. Onlar yedi içti mırazına geçti. Sizde yiyip içip mırazıyıza geçesiz. Gögden üç elma düştü biri biye, biri hâket söliyene, bi tenesi de cemaate ikram ettim.
Kaçındasın Gelin Ümmü Kaçında'nın öyküsü
Anonim
Çal ilçesi köylerinde Ümmü türküsünün bilinmediği yer hemen hiç yoktur. 1942 yılında Bekilli Köyü’nde 76 yaşında Osman Berber, 52 yaşında Hüseyin Berber ve 64 yaşında Ahmet Aydemir’in ortaklaşa verdikleri bilgiye göre; tahmince 120 yıl önce Bekilli’de Ali Çavuş adında biriyle aynı köyden Ümmü isimli bir kız sevişiyorlarmış. Ali Çavuş, Ümmü’yü Allah’ın emriyle babasından istemiş. Kızın babası bu işe razı olmamış. Bunun üzerine Ali Çavuş Ümmü’yü kaçırmış. Bekilli Köyü’nün yakınından Büyük Menderes geçiyor. Ali Çavuş’ta kızı Menderes’in öbür yakasındaki köylerden birine götürmek istiyor. Yoldan gitse arkasından ulaşacaklar, köprüden geçse köprüyü kesmeleri ihtimali var. Ne yapmalı? Sapa yerlerden gidiyorlar ve giderken de düşünüyorlar. Menderes’in çok dar bir yeri vardır, orada da üstüllembeç taşı denen bir taş vardır. Bu taşın üzerinden atlanabilir. Düşünürlerken Ali Çavuşla Ümmü’nün aklına bu taş geliyor. Oraya varıyorlar. Ali Çavuş kolayca atlayıp karşıya geçiyor. Ümmü atlayınca suyun içine düşüyor. O dar yerde suyun akıntısı çok olduğu için, Ümmü’yü yel gibi alıp götürüyor. Kız boğuluyor, oğlanı zaptiyeler tutup hapsediyorlar. O zaman Çal kadılığı Afyon Karahisar’a bağlı olduğu için Ali Çavuş’u oranın cezaevine götürüyorlar ve yargılanması Afyon mahkemesinde yapılıyor. Fakat Ali Çavuş mahkemede sorguya çekildiği zaman ifade vereceği yerde Ümmü için yakmış olduğu ağıdı yanık yanık söylüyor ve ağlıyor. Mahkeme de bu dertli âşığın beraatına karar veriyor.
Kerâmet
Ömer Seyfettin
Yangın yarım saatten beri devam ediyordu. Fakat mahallenin ahalisi iki ev sonra söneceğine kâildiler. Çünkü bir zât-ı şerifin türbesi vardı. Mümkün değil, o tutuşmazdı! Şiddetli bir kıble rüzgarı esiyor, alevleri, kıvılcımları saçan tahta parçalarını, türbenin üzerine, türbenin altındaki evlerin çatılarına fırlatıyordu. İtfaiye bölüğü, tulumbalar son gayretlerini sarf ediyorlardı. Polisler etrafı ablukaya almışlar, kaçırılan eşyanın yağmasına meydan vermiyorlardı. Çiroz Ahmet etrafına bir göz gezdirdi. Bu kaşarlanmış bir külhanbeyi idi. Onca yangın demek vurgun demekti. Ama mahalle çok fakirdi. Biliyordu ki, şu yanan zavallı kulübeciklerin içinde yatak yorgandan başka bir şey yoktu. Halbuki vurgunda âdet “yükte hafif, pahada ağır şeyler” i bulmaktı. / — Allah belasını versin! Faydasız yangın!
Kesik Bıyık
Ömer Seyfettin
Darvin denilen adamın sözüne inanmalı. Evet. İnsanlar mutlaka maymundan türemişler! Çünkü işte neyi görsek hemen taklit ediyoruz; oturmayı, kalkmayı, içmeyi, yürümeyi, hâsılı hâsılı her şeyi… / Ne kadar adamlar vardır ki hiç ihtiyaç yokken «monokl» dediğimiz tek gözlükleri takarlar. Çünkü terzide seyrettikleri moda albümlerindeki resimler tek sözlüklüdür.
Kiraz Aldım Dikmeden
Anonim
Kiraz aldım dikmeden / Halime’m dallarını bükmeden
Kiraz Aldım Dikmeden'in öyküsü
Anonim
Bu türküye konu olan olay, Bolu’nun küçük bir köyünde geçer. Olayın geçmişi çok eski yıllara gitmez. 1900’lü yıllarda yaşanmış ibret verici bu öykü, Köroğlu’nun diyarı diye bildiğimiz o yemyeşil dağların, derin vadilerin sinesinde geçer. Kışı tipili, boranlı geçen bu diyarların baharına yazına doyum olmaz dense azdır. Dağlardan büyük bir gürültüyle aşağılara doğru kayaları döve döve inen o berrak, köpük saçan kar suları; bir çimenli tepeden diğer tepeye meleşen koyunlar, kınalı kuzular; yeşile nakış nakış işlenmiş çiğdemler, papatyalar, laleler, güller adeta bir cennet köşesini andırır. İşte bu yörenin o küçük köyünde, yaylaların o muhteşem güzelliğine taş çıkartan şirin mi şirin bir kız yaşarmış. Bu, güzelliği dört bir yanda söylenen kızın adı Halime imiş. Üstelik de köyün beyinin kızıymış. Halime köyün bahçelerinde, bağlarında bir ceylan misali gezer dolaşırmış. / Şalları, cepkenleri, tabiatın güzelliğine inat edercesine öyle güzel giyinir, giyindikleri de kendisine öyle yakışırmış ki ayın on dördü bile Halime’yi kıskanırmış. Böylesine güzel genç bir kız olur da gençlerin yüreğine kor düşmez mi? Düşer düşmeye de, Halime dönüp de bir kimsenin yüzüne, umut verici gözle bakmamış. Halime’nin yüreğine sevda tohumu düşmemiş. Köy halkı öyle sanırmış. Yörenin yakışıklı, varlıklı tüm gençleri Halime’ye aracı yollar, dünürcü gönderir, gül verir, çiçek verir ama bir türlü Halime’yi kendilerine bağlayamazmış. Halime’nin bu kadar gençten birine bir türlü gönlü düşmemiş. Fakat Halime ara sıra akşamüstleri ortadan aniden kaybolup, yine aniden ortaya çıkarmış. Kimseler bu kayboluşların farkına varmazmış. Halime bir gençle buluşurmuş. Bu şanslı yiğit, Mehmet adında, kendi hâlinde efendi, halim selim garip bir gençmiş. Halime’nin gözü, onca ağayı, beyi, aslanı, civanı görmemiş fakat bu yiğide gönlünü kaptırmış. Köyün hemen yanı başında, üç yanı uçurum olan “Taşbaşı” denilen yerde Halime’yle Mehmet gizlice buluşur, söyleşirmiş. Gelecek için hayaller kurarlarmış. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Tüm bu güzelliklere “Taşbaşı” şahitlik etmiş.
Kurumuş Ağaçlar
Ömer Seyfettin
Deli Murat, memleketin en azılı bir derebeyi idi! Fakat yaşlandıkça aklı başına geldi. İyinin, kötünün farkına varmaya başladı. Artık en küçük bir fenalık bile onun vicdanında sönmez bir azap cehennemi tutuşturuyordu. Elli yaşına girmişti. Hacca gitmek niyetindeydi. Lâkin hangi yüzle?.. Uzun kış geceleri, vahşî bir saraya benzeyen kulesinin tenha odasında, ocağın alevlerine dalarak yaptıklarını düşünürdü. Tam otuz sene... Etmediği kalmamıştı. Soyduğu kervanları, kaldırdığı kızları, vurduğu postaları, yaktığı köyleri, yıktığı hanları, bastığı şehirleri hep birden hatırladı. Hele öldürdüğü insanlar... Bunları unutabilmek imkanı yoktu. Vâkıa çoğunu kendi nefsini kurtarmak için öldürmüştü. Fakat ne olursa olsun, yine kandı! Evet, kırk kan!... / Bir gece sabaha kadar uyuyamadı. Daha şafak sökmeden atlarını hazırlattı. Kasabaya doludizgin koştu. Sabah namazını henüz bitiren Karababa'yı seccadesinde buldu. Bu Şeyh, devrinin en büyük erenlerindendi. Tekkesi ümitsizlerin mâbediydi. Deli Murat'ı görünce gülümsedi:
Kütahya'nın Pınarları Akışır'ın öyküsü
Anonim
“Büyük dayım Vehbi Bey ve babası Şükrü Efendi, Kadıyoranlar lakâbı ile anılan Kütahya’nın tanınmış ailelerinden birine mensuptur. Ailenin hâli vakti oldukça yerindedir. Olayın geçtiği günlerde baba oğul manifaturacılık yapmaktadırlar. Şükrü Dede’min, Vehbi Dayı’mdan başka iki çocuğu vardır. Biri 1895-1968 yılları arasında yaşamış olan anneannem Azime Akgün, diğeri de 1885-1960 yılları arasında yaşamış olan Milli Emlak Memurluğu'ndan emekli Haşim Altınbaş’tı. Anneannem Azime Hanım, Vehbi Dayı’m öldürüldüğünde altı yaşında imiş. Bu durumda olay 1901 yılında meydana geliyor. Vehbi Dayı’m da öldürüldüğünde 21 yaşındadır. Bu durumda dayımın doğum tarihi 1880 yılına denk düşüyor. Olayın adlî yönünü ise Kütahya Adliyesi’nde çıkan yangında evrakların yanmasından dolayısı araştıramadık.” Türkünün hikâyesini Gülsen Kılavuz şöyle anlatır: / “Olay günü Vehbi Dayı’m, dükkânlarından veresiye kumaş satın alıp uzunca bir süre borcunu ödemeyen müşterilerinden "Deli Düve" takma adı ile anılan hafif meşrep bir kadının Gazişeyh Mahallesi’ndeki evine alacak istemeye gitmiş. Bu sırada kadının dostu olan ( Asalılar ) sülalesine mensup Ahmet Bey de evde imiş.
Kır Sineği
Ömer Seyfettin
Bir gün... yağmurlu, kasvetli bir kış günü idi. Can sıkıntısından mütevellit bir adem-i intizam-ı efkâr ile kitaplarımı karıştırıyor, elime aldığım kitapların nihayetlerine, yahut sevdiğim sahifelerine yorgun gözlerimle bakıp tekrar okudum.
Kızıl Elma Neresi?
Ömer Seyfettin
"...Hemen göstersünler. Dalkılıç olur, düşmanı / harâb iderüz ve kralın tac ü tahtını başına
Maden Dağı Dumandır'ın öyküsü
Anonim
Köyde Ali ile Gülsüm birbirlerini sevmektedirler. Ali babasının sağlığında Gülsüm’le evlenmek için söz almış. Fakat Ali’nin Gülsüm’ü alabilmesi, Gülsüm ile nişanlanıp evlenebilmesi için yüklü bir başlık parası gerekmektedir. İşte o zaman Ali’yi kara düşünceler sarmıştır. Başlık parasını denkleştirmesi gerekmektedir. Ali, bu parayı biriktirmenin çok zor bir iş olduğunu da bilmektedir. Artık Ali’nin gecesi gündüzüne karışır. Kara kara bu parayı nasıl biriktireceğini düşünmektedir. Nihayet Ali kararını verir ve başlık parasını biriktirmek için İstanbul’a çalışmaya gider ama umduğunu bulamaz ve oralardan eli boş döner. İstanbul’da da başlığa yetecek parayı biriktirememiştir. Çünkü Ali’den istenen miktar bir hayli fazladır. Gülsüm’ün babası da aslında kızını Ali’ye değil İlyas Ağa denilen bir zenginin oğluna vermek istemektedir. Köyde Ali’ye de “Çakır Ali” derler ya. Gülsüm’ün anası da, kızını Çakır Ali’ye vermekte kararlıdır. O da dürüstlüğe, efendiliğe ve sevgi dolu yüreğe sahip olan Ali’yi takdir etmektedir. Ali’nin anası, Gülsüm’ü istemeye gider ama kızın babası herkesin tahmin ettiği gibi yüklü başlık parasında diretir ve “Bu parayı getirmeyene kızımı iki cihan bir araya gelse yine vermem” diye tutturur. Hem öyle yıllarca da bu paranın denkleştirilmesini bekleyemem” deyip kestirir atar. Köy ahalisi içinde Ali de Gülsüm’ün ağabeyi Mehmet’le çok iyi arkadaştır. Mehmet de kız kardeşinin Ali gibi iyi bir insanla evlenmesinden yanadır. Zaman zaman bu iki samimi can dostu arkadaş oturup düşünürler. Bu başlık parasına bir çözüm bulmaya çalışırlar. Sonunda bir çıkar yol bulurlar. Mehmet ile Ali bu duruma bir hal çaresi olarak Maden Dağı’ndaki taş ocaklarında işçi olarak çalışmak olduğunu düşünürler. Hiç zaman kaybetmeden hazırlıklarını yapıp taş ocağına çalışmaya giderler. Fakat Gülsüm’ün babası aksilik edip kızı başkasına vermekte diretir. Bu arada Ali Gülsüm ile haberleşmeye devam etmektedir. Bu haberleşmeler sayesinde kızın babasının bu fikrinden zamanında haberdar olur. Ali bir gün kızın Ağabeyi Mehmet ile oturup konuşur; durumu ağabeye açıklar ve bunun üzerine Gülsüm kızı birlikte kaçırmaya karar verirler. Kızın ağabeyi de Ali’ye yardım edecektir. Ali, bu karını uygulamaya koymak için taş ocağındaki yetkili kişiden izin almak ister; ancak iş sahibi bir gün daha çalışıp, ertesi gün gitmesini söyler. Ali de tamam deyip o gün de çalışmaya devam eder. Ali o gün çalışırken oldukça düşüncelidir; aklı fikri Gülsüm kızdadır. O dalgınlık halinde çalışırken ateşlemiş olduğu dinamit aniden elinde patlar. Dinamitin patlaması sonucunda Ali’nin bedeni paramparça olur. Ali, Gülsüm’üne kavuşamadan; muradına eremeden bu alemden geçer gider... Ali’nin battaniyeye sarılı cesedi köye getirildiği zaman köye derin bir matem havası çöker. Bu hazin olay sonucunda permeperişan olan Gülsüm, bir türkü tutturmuş Maden Dağı üstüne. Türkü ki ne türkü… Yürekler yakan bir sevda türküsü bu.
Mehdi
Ömer Seyfettin
“Ve likülli kavmin hâd” / Ne tuhaf, fakat ne acıklı bir rastlantıydı! Serez istasyonundan bindiğimiz ikinci mevki kompartımanda beş kişiydik. Ve beşimiz de Türk Müslüman’dık… Geçen felaket ve bozgun yılının (1912, Balkan Savaşı) canlanmış da kalmış uğursuz ve karanlık damlalarına benzeyen birçok karga sürüleri, sahipleri öldürülen boş ve sürülmemiş tarlalarda dolaşıyordu. Tren hareket ettiği vakit hepimiz bir defacık selamlaşmış ve sonra, o yalnız esir ve perişan Müslüman memleketlerinden duyulan yakıcı ve dondurucu ağır tevekkülün taştan sessizliğiyle susmuştuk. Hava pek soğuktu. Kapalı camların ince buğularından, minareleri yıkılmış, mescitlerinin üzerine haçlar asılmış tenha köyleri görüyor gibi oluyorduk. Bu köyler uzaklarda, ta ufkun nihayetindeki mor sislerin içinde idi. Şimdi ezanın sustuğu bu öksüz yurtlara çanlarını ulutmak için, Selânik’e vapur vapur gelen Kafkasya Rumları yerleşiyorlardı. Susuyorduk. Ve sanki bize, milyonlarca kan ve din kardeşlerimizin ölümünü hatırlatan dışarısını, bu düşmanın öz vatanımızdan zorla kopardığı altın sahraları görmemek için önümüze bakıyorduk. Karşımdan bir ses:
Menteşeli Menteşeli'nin öyküsü
Anonim
Bu türkünün hikâyesi, Konya'nın Mengene yöresinde meydana gelmiştir. Zaman seferberlik zamanıdır. Batılıların “Hasta Adam” diye nitelendirdikleri Osmanlı Devleti, en zayıf, en düşkün dönemlerini yaşamaktadır. İşte devletin bu çaresiz kaldığı zamanda - kuzgunların leş bölüşmeye hücum ettikleri gibi- Batı’nın, sözde medeni, gelişmiş ülkeleri, zaman içinde yavaş yavaş zayıflatıp parçaladıkları Osmanlı topraklarından, sömürge olarak kullanmak için pay kapma yarışına girişmişler. Hasta adam ölmek üzeredir. Kim erken davranırsa o kadar fazla mala mülke konar." düşüncesiyle Osmanlı topraklarına saldırmaya başlamış. Onların düşüncesi, iki ya da üç günde tüm Türkleri teslim almak, fazla zayiat vermeden de hazineyi, ganimeti paylaşmaktır. Cezayir'de, Fas'ta, Tunus'ta, Balkanlar'da, Kafkaslar’da savaşlar başlamış; kıyasıya bir mücadele verilmekteydi. Dünyanın en gelişmiş silahlı kuvvetlerine karşı Türk insanı, Anadolu'da eline geçirdiği çalar almaz kırma tüfekleri, palaları, saldırmaları almış savaşmaktadır. Düşman, Türklerin bu kadar mukavemet etmesine hem şaşırmış, hem de çok hiddetlenmiş. O kızgınlıkla Yemen civarına da asker çıkarmış. Düşmanlar gözünü, Türk milletinin en hassas olduğu noktaya, kutsal topraklara dikmiş. İşte bu Türk milletinin sabrını taşıran son damla olmuş. Türk milleti, aşının, ekmeğinin hatta canının gitmesine pek aldırmaz ama vatan, din, namus denilince, ona gem vurulmaz... İşte o zaman bu millet şaha kalkar... Kutsal topraklara saldıran düşmana karşı Anadolu ayağa kalkmış; seferberlik ilan edilmiş. Zaten Anadolu'da pek eli silah tutacak insan da kalmamış ya... Kalanlar yaşlı, hasta ve çeşitli cephelerden yaralı dönenlermiş. İşte bu seferberlik gününde, yaşlısı, genci, yaralısı, hastası koşmuş komutanların emrinde, Yemen'e gitmek için. Konya'nın Mengene yöresinde de cefakâr bir Fatma Ana varmış. Fatma Ana’nın büyük çocukları Trablusgarp'ta, Balkanlar'da şehit düşmüş. En küçük oğlu ise daha 12-13 yaşlarındaymış. Damadı da cephede bir kolunu tamamen kaybetmiş; yaralarının iyileşmesini beklemekte... Kocası, hayli yaşlanmış, bedenini türlü hastalıklar sarmış, biçare durumda. / Tüm bu perişan hallere rağmen kocası "Haydi oğul, gavur artık dinimizi de kökünden yok etmeye kastetmiş. Artık silah taşıyabilir, kullanabilirsin. Ağabeylerin gibi sen de şahadet şerbetini içmeye hazırlan" deyip oğlunu da kendisini de askere yazdırmış... Bir kaç gün sonra yaralı damatları da yazılmış askere "Ben artık iyileştim” demiş, “Silah da kullanabiliyorum tek kolumla." Kısa zamanda asker toplanmış ve Fatma Ana kocasını, küçük oğlunu ve damadını Yemen'e göndermiş... Yemen'e gidenlerden ara sıra iyi haberler gelirmiş. Fakat Anadolu'da durum hiç de o kadar iyi değil. Yokluk, hayın yokluk, hastalık, bakımsızlık, kundaktaki, beşikteki yavruları, güçsüzleri birer birer alıp götürmüş. Hele o yıl Anadolu toprakları öyle bir kış görmüş ki, öyle bir kış ancak bin yılda bir olurmuş. Yollar kapanmış; evlerin bacaları kardan görünmez olmuş. Hayvanların yiyecekleri tükenmiş, telef olmuş... İnsanların erzakları tükenmiş... Fakat Fatma Ana çilekeş, Fatma Ana fedakâr. O yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş küçük torunlarını. Kendisi bakımsız kalmış. Kızı ve torunlarının sağlığı yerindeymiş ama Fatma Ana hastalanıp yataklara düşmüş. Günlerce, haftalarca çekmiş bu derdi. Kızı ekmek aş getirse de, o yine de yiyeceklerin bir kısmını "Canım istemiyor" diye artırıp torunlarına yedirmiş. Kızı "Ana ne olur ye... Birazcık olsun şundan al, bundan al kurbanların olayım" diye yalvarmışsa da Fatma Ana “onları ben yersem çocuklar açlıktan ölecek,” diye kendi kendine düşünürmüş. “Ben yaşadığım kadar yaşadım. Çocuklar, büyüsün, yetişsin ki bu milleti ileride daha karanlık günler bekliyor. İşte o zaman bu yavrularımız vatan için, millet için, din için, devlet için taze bir güç olarak mücadele etsin,” diye yarınları düşünürmüş. Kızına da "Bak yavrum vatan için ölenlere öldü demeyin, onlar diridir, demiş peygamber efendimiz. Senin şehit kardeşlerin de diridir. Onların ruhları şu anda aramızda dolaşıyor. Düşmana aman vermeyin, direnin, direnin, son nefer şehit olana kadar direnin, savaşın. Ben belki savaşamıyorum ama savaşacak insanları yetiştirebilmek için canımdan can katmaya çalışıyorum. Sen de, ben bu alemden göçünce öyle yap. Savaşamazsan cepheye azık taşı, cephane taşı. Aksi takdirde esaret bizim gibi milletler için, ölümden de beterdir. Allah bu millete, ölmeyi kolay ama esareti zor kılmış. Biz de onun emrine uyup esaret zincirlerini kırmalıyız. Sana vasiyetim, bunları yavrularının kulaklarına küpe etmendir," diye kızına nasihatte bulunmuş tıpkı Şeyh Şamil’in anası gibi. Yaz gelmiş nihayet. Fakat Fatma Ana güçten kuvvetten hayli düşmüş. Konu komşu yardım etmiş. Birkaç ay daha direnmiş hastalığa ama sonunda takati kesilmiş ve bir gün sabah ezanları okunurken hakka yürümüş; göç eylemiş bu diyardan. Çok sürmemiş askere yolladıkları geri dönmüş. Fatma Ana onların dönüşünü görememiş. Allah, çok sevdiği fedakâr Fatma Anayı yanına almış. O şehit yavrularının yanındadır belki de, diye düşünen konu komşu, ona olan sevgisini, hürmetini bu dünyada da yanık türkülerle destanlaştırmış, ebedileştirmiş. İşte bu günlere kadar söylenip gelen, gönülden gönle nakşedilen bu türkü de bu olay üzerine söylenmiştir.
Mezar Arasında Harman Olur mu'nun öyküsü
Anonim
Kasap Kazım genç bir Kayserili, uzun boylu, gür kaytan bıyıklı, esmer tunç yüzlü bir delikanlı. Oturduğu mahalleden bir tüccarın kızı ona aşık olmuştu. Kız iki de bir kasap Kazım’a haber gönderdi “ya beni babamdan istersin yahut kaçırırsın” diye. Kasap Kazım ağır başlı bir delikanlı olduğu için aldırış etmez. Ancak Kazım, bir gün kız evine düğürcü gönderdi, kızı babasından istedi. Razı oldular ve nişan yapıldı. / Aradan birkaç gün geçmişti. Kazım’ın arkadaşlarından Hoyrat Ahmet, onun nişanlandığını duyunca kızdı, öfkelendi, içerledi. Hoyrat Ahmet daha evvel Kazım’ın nişanlısını istemiş ama kızı kendisine vermemişlerdi. Hoyrat Ahmet hırsını yenemedi. Bir sabah Kasap Kazım’ın yolu üzerinde pusu kurdu, beklemeye başladı. Yolun bir kenarı mezarlık, öteki tarafı ağaçlık, Kazım dükkanına gidiyordu. Birdenbire mezarlığın kenarında eli kamalı bir adamın üzerine koştuğunu gördü. Gözleri bulut bulut. Kaçmadı... Her şey öyle ansızın oluverdi ki; Hoyrat Ahmet’in gelince vurduğu iki hançer darbesi ile Kazım yere yıkıldı.
Mufassal Cermenistân Seyâhatnâmesi
Sabahattin Ali
Mufassal Cermenistân Seyâhatnâmesi[1] / Sabahattin Ali
Müdür Beyin Yeşil Kürkü'nün öyküsü
Anonim
Tokat’ın Niksar ilçesinde bulunan Büşürüm köyünden Çakır Usta, zurna çalmada / ve türkü yakmada çok ünlüdür. 1940’lı yıllarda Bereketli Kasabasının başında Amasyalı
Müjde
Ömer Seyfettin
Sabaha yakındı. Arkamızda bıraktığımız tepelerin üstü morlaşıyordu. Genç şairlerle bizi siperlere doğru götüren arabalar, karanlığın içinde, birbirinden intizamsız kafilelerle ayrılmış tıpkı bir “dargın seyyahlar” kervanı gibi ilerliyordu. Sağımızda siyah körfezin denizi, uyanık dalgalarıyla ötüyor, sazlığa benzeyen karaltılar ta sahile kadar uzanıyordu. / Yarımadanın berzahındaki bu geniş yol biraz tehlikeliydi. Sigara içilmeyecek, kibrit, fener yakılmayacaktı. Ömründe ilk defa harp mıntıkasına giren acemi bir asker heyecanı duyuyorduk! Gözlerimiz görünmeyen ufuklarda kruvazör, torpido hayalleri arıyordu.
Nasıl Kurtarmış?
Ömer Seyfettin
Kasabada Kadı İbrahim Efendi'den hazzeden kimse yoktu. / Dört parmak siyah, çatık kaşlarıyla, küçük parlak gözleriyle, sık siyah sakallarının, ürpermiş canlı bıyıklarının arasından görünen iri beyaz dişleriyle, insana hemen saldıracak, ısıracakmış gibi gelirdi. Yüzü daima buruşuktu, buz tutmuş sirke kadar ekşiydi, hiç gülmezdi; pek sertti. En sakin lafı bile havlar gibi hamle hamle söyler, sonra birdenbire susuverirdi. Fakat, şöyle bakarken insana yüzüyle, hareketiyle, sözleriyle pek fena tesir bırakan bu doğru kadı, kendi kalbinin çok iyi olduğuna kâniydi. Herkesin iyiliğini isterim sanırdı. Herkesi acı sözleriyle haşlar ama elinden gelecek yardımı da saklamamaya çalışırdı.
Pembe Menekşe
Ömer Seyfettin
Bu menekşe üç hafta evvel pek küçüktü. Büründüğü küçücük yapraklar, arasında hatta benim bile nazar-ı tahsinimden korkarak şuh bir hodgâmlıkla gizleniyordu. Lâkin ben onu sevimli bahçemde görmüş ve takdir etmiştim. / Sonra onu bütün samimiyet-i kalbimle büyüttüm. O inkişaf etti. Ben onu her sabah bûse-i kalbimle garka-yâb-ı nâz eylerdim.
Pencereden Bir Daş Geldi'nin öyküsü
Anonim
“1970’li yıllardı. Yolumuz Elazığ’a düştü. Tabii o zamanlar bizim gençlik yıllarımız. Çok sevdiğim, can dostum Mehmet Etkeser, bizi alıp memleketi Elazığ’a gezmeye götürdü. Mehmet’in babası Elazığ’da çok sevilen, muteber bir insandı. Birkaç gün Elazığ’da kaldık. O gün Elazığ’a gelişimizin İlk gününün akşamıydı. Mehmet, “babam sofraya oturur ama bizi yalnız bırakmak, ayrıca rahat etmemiz için bir şeyler atıştırır ve erkenden sofradan kalkar. Siz bunu sakın yanlış anlamayın” diye bizi önceden uyardı. Sofra kuruldu ve biz Mehmet’in babası Sadi Amca da dahil olmak üzere hep birlikte yemeğe oturduk. Aradan biraz zaman geçti. Biz yemek yemeğe devam ederken Sadi Amca sofradan kalkmaya niyetlendi. Tam o esnada radyoda “Mamoş” türküsü çalmaya başladı. Türkü söylenirken Sadi Amca dayanamadı ve bize: / -Bu türkünün sözleri böyle değildir evlat. Bu sözleri sonradan değiştirdiler, dedi. Sadi Amca başladı türkünün ortaya çıkış hikâyesini anlatmaya:
Pencereden Kar Geliyor'un öyküsü
Anonim
Bir yiğit sevdiğini alamazsa, diri diri kara toprağa girer, derler. Sevdiğine kavuşamayan yiğit, sevdalısına başkalarının sarılmasına dayanamaz, kara toprağa sarılmalara kadar götürür işi. / Çok eski zamanlarda insanların sevdiklerine kavuşmaları pek mümkün değilmiş. Çünkü o zamanlar, özellikle kızların fikirleri pek sorulmazmış. Baba, onu kime vermek isterse, kız da o kişiyle evlenmek zorunda kalırmış. Oğlanlar da ailesinin sözünden pek çıkmazlarmış. Zaten o zamanlar insanların ailelerine ve aşiretlerine, hem ekonomik hem de gelenek bağlılığı çok fazlaymış. Durum böyle olunca da, isteyen istediğiyle kolay kolay evlenemezmiş. Hele bir de kan davası, düşmanlık, tarla, bağ, bahçe davası ve başlık parası işin içine girince, sevenlerin kavuşması mahşere kalırmış... İşte başlık parası yüzünden gurbete para kazanmaya giden bir yiğidin sevda öyküsü, bu türkünün yıllarca söylenmesine sebep olmuş. Yozgat'ta evlilik çağına gelmiş bir delikanlıyla, nazlı bir kız, birbirlerine sevdalanmış. Kız oğlanı, oğlan da kızı sevmiş. Birbirleriyle evlenmek için de gizlice kavilleşmişler. Fırsat buldukça, birbirlerine haber gönderir, ara sıra gizlice buluşur olmuşlar. Oğlan bir gün dünürcü gönderip kızı istetmiş. Kızın babası yüklü bir başlık parası karşılığında evlenmelerine razı olmuş. Yapık yüzük koyup (takıp) söz kesmişler. Kızın babası, "Ne zaman başlık parasını getirirseniz, o zaman düğün ederiz” demiş. İki sevdalı kara kara düşünmüş. Genç delikanlı, “Bu işin çıkar yolu, gurbet ellerde çalışıp para kazanmak” demiş ve alıp başını çıkmış gurbete. Çok uzun zaman, memlekettekiler oğlandan haber alamamış. Daha doğrusu, delikanlı o istenen parayı tedarik edemediği için Yozgat'a dönememiş. Aradan hayli zaman geçmiş. Kızın para canlısı babası, daha fazla beklemeyip, başlık parası veren başka biriyle evlendirmiş, kızını. Oğlan bu haberi duyunca deliye dönmüş. Günlerce yemeden içmeden kesilmiş. Ağlamış, gözyaşları yüreğine, gönlüne akmış; dolmuş dolmuş boşalmış. Almış kağıdı kalemi bir gece, memlekete bir mektup yazmış. Mektupta da işte bu içli şiiri yazmış.
Peribacası efsanesi
Anonim
Göreme’nin sözü dinlenir, hatırı sayılır, kalp gözü açık yerlilerinden biri sabahın erken saatlerinde, şafak vakti, ezanla birlikte bu taşların içinde periler görürmüş, ben peri gördüm diye anlatırmış; anlatan kişinin de çocukluğunda anlatırlarmış ona, çok çok eski zamanlarında yani. Köy halkı toplanmış perileri görmek için köy meydanında sabahın erken saatlerinde günlerce beklemişler, kimse görememiş. Sadece o adama görünürlermiş. O adam da kalp gözü açık, toplumda saygınlığı olan, sözü geçen, sayılı insanlarındanmış; onun için ona gözükmüştür deniliyor. Kayaların şekli bacaya benzediği için ve içinde periler yaşadığı için de peribacası denmiş